ZAFER ARACAGÖK ve ARKADAN BAKMAK



Ege Yorulmaz / BABYLON Blog / Soru/Cevap / 7 Ekim 2015


*Arkadan yaklaşmak kavramının senin için ne anlamlara geldiğini biraz açabilir misin? Reel hayatta olup biten neler seni bu kavram etrafında çalışmaya itiyor?


Arkadan Yaklaşmak başka birçok şey gibi Deleuze'den öğrendiğim bir kavram. Bir söyleşisinde kendisine kendinden önce gelen filozoflara yaklaşım biçimi sorulduğunda, Deleuze onlara arkadan yaklaştığını söyler. Çünkü amacı onlardan gayrimeşru çocuklar, daha doğrusu canavarlar yaratmaktır. Örneğin hangi filozofu okursa okusun, Deleuze'ün okuma biçiminin felsefeyi metafizikten kurtarmak olduğunu görürsünüz. Bu yaklaşım öyle güçlü bir yaratıcılık gerektirir ki Deleuze'ü diğer filozoflardan ayıran temel nokta budur. Neyle uğraşırsanız uğraşın yaratıcı şekilde yaklaşmıyorsanız ancak klişe üretmekle kalırsınız ve bugün dünyada nerdeyse heryerde geçerli olan aptallığın, aptallıkların, aptalların üstünlüğü böyle kurulmuştur. Felsefeniz, sanatınız, edebiyatınız, müziğiniz vs ve bunların hepsinden de öte yaşam biçimleriniz hep birbirinin aynısı olmuşsa, nefes almıyorsunuz demektir. Zaten "yaşam biçimleri" dediğimiz şeydeki biçim'in ancak belli bir forma bürünme ihtiyacının bir zorunluluk haline geldiği bir dünyada konuşulabileceğini kabul etmemiz gerekmez mi? Oysa yaşamın biçimi yoktur. Daha doğrusu biçim sürekli akan bir şeydir ve herhangi konuya bu şekilde yaklaşırsanız, sizden istenilen, talep edilen sonuçlara ulaşmayacağınız için, bir konuya arkadan yaklaşmış olursunuz. Bu kuşkusuz sizi saçmalamaya, tamamıyla düzensiz, kaotik bir yapıya götürmez, aksine kaosun içine nasıl ilişkileneceğinizi gösterir. Anlamı sürekli yenibaştan kurup çok karanlık ama çok eğlenceli bir hayata, Alice'in hayatına adım atarsınız.


Reel hayatta olanlar bilhassa hem burada hem de uluslararası platformda olanlar insan aklının, yüreğinin kaldırmayacağı şeyler. Olanlar dediğimiz şeylerde olan şeylere, olay olarak cereyan edemeyen, olay olmak isteyen ama bir türlü olay (event) olma statüsüne ulaşamayan şeyler olarak bakmak taraftarıyım. Yani eğer olmasını istemediğimiz olaylar ve bu yüzden olay olmayan olaylar çoğunlukta ve olmasını istediğimiz şeyler azınlıkta kalmış ve olay olamıyorlarsa, bu işte bir hata vardır demektir. Bu arada sakın yanlış anlaşılmasın bu olmasını istemediğimiz olaylarda insanların canlarının nasıl yandığını, canlarımızın nasıl yandığını gözardı edelim demiyorum. Çok acı çekiyoruz, evet, ama ancak bizlere olay diye sunulan, olay olmayan olaylar karşısında olay olmasını istediğimiz şeyleri yeterince güçlü isteyerek bir direniş oluşturabiliriz. Tabi ki bu bir direniş planı ve her direniş planında olacağı gibi içinde oldukça fazla ütopik bir yan var. Olay dediğimiz şeyin ütopik tarafını kabul edip, onu hep olmak üzere olan şey olarak imgeleyebilirsek, olmasını istediğimiz olayı mümkün kılabiliriz.


*Bu kavramın izlerini formda ne şekillerde/nasıl görüyoruz?


En başta, bugün ve her zaman, sanatın en temel sorununun, sanatı sanat olarak kuran şeyin form/biçim olduğunu düşünüyorum. Burada da Deleuze'e başvurarak açıklamak isterim: hayatta neyle uğraşırsanız uğraşın, en önemi olan şey yarattığınız karışımdır. örneğin, tuzu, acısı, yağı fazla kaçmış bir yemek iyi bir karışım sayılmaz, değil mi? Çünkü bedenime iyi gelmez böyle bir karışım, ya da tad alma duyuma hitap etmeyebilir. Ama diyelim ki, chili con carne hazırlıyorsunuz ve acıyı öyle bir abartmışsınız ki, tadanlar enerji patlaması yaşıyorlar, her ne kadar ikinci tabağı yiyemeseler de. Burada anlatmaya çalıştığım ayrım şöyle bir farkındalıktan kaynaklanıyor: çok kötü bir karışım yapmışsınızdır ve tadına bakan herkes bizlere verili gelen beden organizasyonunu bozduğunuzu hissedebilir; bu bozukluk sadece midenizi bozmakla kalır. Buna karşıt olarak, öyle bir karışım hazırlamışsınızdır ki, yiyenin organları yer değiştirmektedir, yani ağzı burnuna, dili gözüne, elleri ayaklarına kaçmaktadır ve organlarının bu şekilde yer değiştirmesinden, organize olma durumundan kaçmasından haz almaktadır. Bütün bunlar, bir şeyi yaratırken, size verili gelen form kavramıyla nereye kadar oynayabildiğiniz, onu bozarak, kurallarını ihlal ederek bir şeyi yaratma cesaretine ne kadar sahip olduğunuzla ilgilidir.


Hep sorulan soru: niçin genelde suluboya ile resim yapıyorsunuz? Bu soruya türlü yanıtlarım var ama en önemlisi, yukarıda sözünü etmeye çalıştığım form sorunuyla arkadan yaklaşmak kavramı arasında kurduğum ilişkide yatıyor. Suluboya doğası gereği ancak suyla karıştırılınca bir akış sağlayan, formu her zaman bozmaya yakın bir araç olarak sunuyor kendisini. Kağıt üstünde kalemle kırık dökük bir form oluşturuyorsunuz belki ama asıl iş bu formlar arasında kurabileceğiniz bir akışı, akışın içkin kılındığı bir alanı yaratabilmekte yatıyor. Suluboya bu noktada devreye giriyor ve aslında girişi de bir kahkaha ile oluyor. Örneğin, Nietzsche'nin zamanın başına yerleştirdiği zar atan çocuk. Çocuğun attığı zarlar üstündeki rakamlar değil burada önemli olan, asıl mesele sürekli zar atıyor olabilmek. Arkadan yaklaşmak edimini bunlarla bağlantı içinde anlayacak olursak, bu kavramı bir anlamda gafil avlamak, gafil avlanmak anlamında kullanacak olursak, çizdiğim, boyadığım yüzeylerin hayat dediğimiz şeyle, risk alabilme kapasitesiyle yakından ilgisi var. Bir açıdan sanatta başarı dediğimiz şeyin tersyüz edilmesi gibi bir şey - başarıyıkım olarak sanat.


*Sergiden kısa süre önce yayınlanan kitabın, Atopolojik Sapmalar: Deleuze ve Guattari fikirsel olarak sergiyi nasıl tamamlamakta?


Bu kuşkusuz çok derin bir soru. Ve buna yanıt vermek bugüne kadar Deleuze ve Guattari felsefesi üzerine yazdığım makalelerden, kitaplardan çok daha fazla yer kaplayabilir. Ama konuştuğumuz gibi, önemli olan bir karışım, bir 'mixture' ortaya çıkarabilmek, değil mi? Öyleyse hemen yola koyulalım: Mart 2015'te Atopological Trilogy: Deleuze and Guattari adıyla Amerika'da, Punctum Books NY tarafından yayınlanan kitabımın Türkçe çevirisinin Kült Neşriyat tarafından aşağı yukarı sergiyle aynı zamanda yayınlanmasının tabi ki ayrıca bir önemi ve gerekliliği vardı benim için. Kuşkusuz elinizde kitapla sergiyi dolaşmanız değil amaçladığım şey ama kitapta Deleuze ve Guattari felsefesine arkadan yaklaşma biçimim, yani düşünceyi nihai kılmayan filozoflara, düşüncelerini nihai kılmadan yaklaşabilmek, ezberden, klişeden vazgeçmenizi gerektiriyor - tıpkı görsellik, ses ya da herhangi bir sanat dalıyla uğraştığınızda, en önemlisi, yaşarken, soluk alırken, yapmanız gereken şey gibi. Kitapta filozofların düşüncesinden yola çıkarak ürettiğim, açmaya çalıştığım 'cinsel-oluş', 'şizo-ensest', ya da 'kritik sapkınlık' gibi kavramların benim için sadece yaşadığımız coğrafyada değil ama küresel anlamda, yaşamı olur kılabilmekte taşıdıkları değerler var. Yazıdan görsele geçerken, ya da sesin nasıl da ele geçmez bir şey olduğunu düşünürken, yani bir yandan müzik yapıp yazı yazarken ve bunların nasıl da farklı alanlar olduklarını unutmadan, görseli düşünürken, mixlemeniz gereken şeyler var. Ses görselleştirilemez, görsele gelmez ama görselin yazısını ya da yazının görselini kurabilirsiniz. Görsel anlamda ürettiğim işlerdeyse, yazıda yaratmaya çalıştığım içkin alanla ilintili ama bir başka içkinlik alanı yarattığımı düşünüyorum. Sergide bir hayli çok sayıda işin yer almasının nedeni belki de budur - kompozisyon/dekompozisyon alanını ne kadar genişletirseniz, belki klişe duymaya alışık kulaklardan vazgeçeriz, gözlerimizle de işitmeye başlayabiliriz, her ne kadar hiçbir şey işitmeyeceğimizi bilsek de.



Recent Posts
Archive
Search By Tags
Follow Us
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square