ZAFER ARACAGÖK İLE SÖYLEŞİ


KAOS Q+, Sayı 3, Sonbahar 2015


Canavar yaratmak her topolojik saptamanın bir sapmaya uğratıldığı, hiçbir şeyin olması gerektiği yerde olmadığı bir durum, bir olay yaratmakla alakalıdır.


Canavar yaratmak kaosa bir düzen vermektense kaosu temsil etme çabasına düşmeden onu duyu olarak iletebilmektir. Sistematik ancak sistematik dışıyla rezonansa sokulabilirse kaotik olmayan bir kaos olarak kalabilir.


Ritmin bir şeyi anlamak ya da temsil etmekle alakası yoktur, saf neşedir. Önü kesilmemiş bir çokluk, şizofreniyi kucaklamaktır. Bu açıdan bakıldığında, sanırım görsel, yazınsal, işitsel işlerimde hep aynı şeyin peşindeyim.


"Eşcinsel-yayılış" asla bir metafor olarak algılanmamalıdır; çünkü metaforun dünyası fantazi dünyasıdır. Eşcinsel-yayılış ise şu an burada olan şeydir.


Bedenin kurucu öğesinin zaman olduğunun “doğal” olduğuna inandırıldığınızda, zaman içinde türlü aşamalardan geçerek, size aşkınsal tarafından verildiğini kabul ettiğiniz formlara ulaşır, erkek ya da kadın olursunuz. Bedeni uzamsallaştırdığınız zamansa, elinizde başlangıç noktası olarak sadece olası bir nokta kalır ve onun olası uzanımları; bedeninizi dilediğiniz gibi bir akışa sokabilirsiniz artık



Q+ Beylik bir soruyla başlayayım: Ne zamandır çiziyorsunuz? Sizi desene sürükleyen şey neydi?


ZA Çizimin bir başlangıcı olmadığını söylemek gibi “beylik” bir yanıtla başlayayım o zaman ben de... Bir başka deyişle kavramın bir figür kazanmasının ya da figürsele dönüşmesinin karşılığı görsel, işitsel ya da yazınsal olabiliyor benim için. Yani, Derrida'cı anlamda iz’in (“trace”) gerçekliğine inanmışsanız, düzgün bir başlangıç noktası sabitlemek mümkün olmuyor –oluş halleri bunlar diye yorumlamak daha çok ilgimi çekiyor.


Q+ Yazarken, düşünürken çizer misiniz? Yazı kurarken desenin rolü ne? Ya da tersinden bakarsak, desenden dile geçişler de oluyor mu?


ZA Evet çizerim aslında ama daha sonra bu desenlere baktığımda ürettiğim yazıyla aralarında yakından uzaktan hiçbir ilişki olmadığını görürüm. Ya da, kurgu anlamında biri diğerinin yerine geçmez asla. Ama öte yanda, ürettiğim gerek yazı, gerek görsel ya da işitsel forma/formsuzluğa bürünmüş işlerde temelde Lyotard’dan edindiğim figürsel’in bir rolü olduğunu düşünüyorum. Bugüne kadar ürettiğim şeylere baktığımda hegemonik söyleme kolay teslim olmayan şeyler yarattığımı görmek bana mutluluk veriyor ama daha çok duyu (“sense”) bağlamında insanlardan bazı sözcükler duymak beni daha çok mutlu ediyor. O zaman geçişlerden çok figürseli her alana yayabilmiş olduğumu anlıyorum.


Q+ Desenlerin konuları nereden geliyor? Kaynaklarınız sadece okuduklarınız ve hakkında yazdıklarınız mı?


ZA Alanlar saymakla bitmez ama temelde hayat diyebiliriz. Hayat ama öyle mutlulukla dolup taşan bir hayat değil. Deleuze ve Guattari'nin bize öğrettiği anlamda kavramsallık öyle sınırları olan ve kolay ele geçebilen bir kavramlar kümesinden oluşmuyor. O yüzden hayat dediğimizde bir akışın insandaki, ya da herhangi bir canlıdakı temsiliyeti ya da mimetik yeniden canlandırılmasından çok kaotik olanı her an göğüsleyebilen ve aynı zamanda belli bir sistematik içinde kendisini bir arada tutabilen bölükpörçüklükten bahsediyorum. Hayata böyle yaklaşırsanız, her şey bir kavram olabileceği gibi her kavram bir konu haline gelebilir, yeter ki organizasyon ve tutarlılık düzlemleri arasında birbirini öncellemeyen bir ilişki kurulabilsin. Yani, form ile formsuz arasında sürekli gidip gelebilelim.


Q+ Geniş anlamıyla: Desenlere, tıpkı metinlere yaptığımız gibi muamele edebilir miyiz? Kavramlarını sökmeye ve yorumlamaya kalktığımızda başımıza neler gelebilir?


ZA Pek yorum taraftarı olmadığımı belirtmeliyim. Okuduğumuz bir metin ya da baktığımız bir desen bizi bir ata bindiriyorsa herşey bitmiştir çünkü o an ortada yoruma ihtiyaç bile duyulmayan bir durum vardır. İşteki duyu sizi yakalamış ve dört nala bir at üstünde koşturmaktadır. Bu soruyu sormanıza şaşırmıyorum çünkü çoğu zaman herhangi bir işe yaklaştığımızda aramızda vuku bulacak bir rezonansı yakalayabilme isteği vardır –karşılaşma anında bu tür bir rezonans yoksa bunu varetme çabasına yorum diyorum ben. Biraz zorlama bir tutum tabii ki. Yorumla ancak sanat tarihi yapılabilir ama rezonansla sanat.


Q+ İmge mi, kavram mı tartışmasında, kendinizi, üretimlerinizi, yazılarını ve çizimlerinizi nasıl değerlendirirsiniz? Bu ayrım konabilir mi, konamaz mı?


ZA Daha önce açıklamaya çalıştığım gibi ikisi arasında benim için figürsellik bağlamında fark yok –fark olsa olsa kazandırmış olduğum form/formsuzluk kriterlerinde aranabilir. Bir şeyin form kazanma anına kadar sürüklenip son anda kazanacağı formdan vazgeçmesi benim için figürselin temelinde yatan şey.


Q+ “Yüzey/derinlik” ikiliğinde kâğıdın, boyanın, suyun, fırçanın bitmek bilmez bir gerilim alanı olduğunu düşünebiliriz. Sizin için neler söz konusu?


ZA Çizgi ve suluboya arasındaki gerilim benim açımdan ya da tercih ettiğim şekliyle hep yüzeyde kalmasını istediğim şeyler. Derinler hep tehlikelidir, sizi dibe çeker ama yüzeyde kalmak da yüzeysel olmak anlamına gelmez. Fazla derinlere inerseniz duyu'yu kaybedersiniz ve kaos kaotik kalmakta ısrar eder; oysa yüzey her zaman Narcissus'a aittir: kaos anlık biçimler kazanır ya da kazanacak gibi olur ve böylece arzu üretmeye devam eder –akış süreklidir.


Q+ Çizim etkinliğinizi, yüzey kurmakla mı, uzam kurmakla mı ilgili görüyorsunuz? İkisi arasında fark var mı?


ZA Çizim etkinliğinin yaratma süreci içinde yüzeye dair olduğunu düşünüyorum; uzam izleyici ya da okuyucu ile etkileşime girildiğinde başlıyor. Bir başka anlamda kuşkusuz her ikisi de birbirini aktüel/virtüel bağlamında potansiyel olarak ihtiva ediyor ama ortaya çıkma anları farklı. Bu noktada izleyiciyi mental imge yaratmakta bir zorlamaya itme taraftarıyım. İmgeler ve kavramlarla karşılaştığımızda –eğer klişe değilseler– haklarında bir mental imge yaratmakta ve onlarla rezonansa girme konusunda zorlanırız değil mi? Uzamın oluşması böyle bir çaba karşısında ortaya çıkıyor sanırım. Noktalar, çizgiler arasında doğrudan bağlar kuramamakla başlar anti-fizik; uzam vardır ama kaybolmuşuzdur, topolojik bir tutunamamayla karşı karşıyayızdır.


Q+ Aporia’lardan (sonuçsuzluklardan, yersizliklerden) başka bir şey yok mudur?


ZA Bu soruya bir soruyla cevap vermek istiyorum: Hegel ya da Dali olmasaydı, ne iyi olurdu, değil mi?


Q+ Zeminsiz Üçleme’nin de yazarısınız (Kült 2014. Eve Dönmek İstemiyorum, Anti-Hamlet ve Sıfırografya). Oldukça tekinsiz metinler bunlar; Atopolojik Üçleme’den çok daha çetin bir yazı coğrafyası bu kitap. Zeminsiz Üçleme, deneysel bir metin olarak, kendi içinde çoğul bir kurguya sahip. Desenlerinize dönecek olursak, Zeminsiz’in yazar(lar)ıyla ilgileri nedir? Sözgelimi, kitapta kendi desenlerinize yer vermediğinizi görüyoruz. Bunun nedeni neydi?


ZA Zeminsiz Üçleme'yi oluşturan kitaplar 90'larda yayınladığım ve baskıları tükendiği için bir üçleme şeklinde bir araya topladığım kitaplarımdan oluşuyor. O dönemlerde benim için ön planda olan şey edebiyattı, ya da edebiyat ve felsefeydi diyelim. Ama öte yanda, Anti-Hamlet'in orjinal baskısında desenlerim vardı. Üçleme'de ise çizimlerine hayranlık duyduğum, Bora Başkan'ın işlerini kullanmak istedim çünkü metinlerimle olağanüstü bir rezonans sağladıklarını düşünüyorum. Sergide yeralan işlerim ise daha sonraki bir dönemden geliyorlar. Sıfırografya'da bir kişi vardır hep penceresiz karanlık odalarda oturan ve Deleuze'ün Barok'u anlattığı Kıvrım adlı kitabındaki kıvrımları ve Leibniz'i düşünen. Orada bugünkü desenlerin kıvrımlarını, izlerini bulabilirsiniz aslında. Bir monadın diğer bütün monadların içinden geçtiğini hesaplaması ve farkına varabilmesi zaman alıyor, takdir edersiniz ki.


Q+ Atopolojik Sapmalar da bir üçleme ancak kuramsal bir kitap, daha çok. Atopolojik Sapmalar’dan okurda kalan şey, imgeler; kavramların imgeleri... Bunlardan bazılarını sıralayacağım: “Karar-verilemez olan”, “yolcuyu manzaradan ayıramamak”, “sadakatin ve ihanetin sorun olmaktan çıktığı cinsel-oluş”, “sürülerin rizomik örgütlenmesi”, “patlamaya hazır bir volkanın çatlağı üzerinde durmak”, “koyağa kadar çatlağı büyütmek”. Tüm bunlar felsefeden geliyor ve zihnimizde görsel bir karşılık buluyor. Bu imgelerin gücünü desenlerinizde nasıl duyuruyorsunuz?


ZA Bu soruyu bana sorduğunuza göre, Atopolojik Sapmalar'da adı geçen kavramların görsel işlerimde ortaya çıktığını saptamışsınız demektir. Bunu imge düzleminde nasıl becerdiğime gelince, havalara girip, komplikasyonlara boğmayacağım cevabımı ve açıkça bunu ben de bilmiyorum diyeceğim. Kimi zaman bazı arkadaşlar bana sen dahisin diyorlar ve ben tabii ki buna inanmıyorum. Dahi'liğin Baumgarten, Kant dönemlerine ait eril bir tanım olduğunun gayet iyi farkındayım. Erkek-oluş'u tanımayıp, erkeğim diyorsanız ancak, bir dahi olabilirsiniz. Kavramsal anlamda, örneğin, "yolcuyu manzaradan ayıramamak" diyelim, böyle bir kavramı düşünsel anlamda idrak etmiş, her an uzama eriyebilecekmiş gibi bir hissiyata varmışsanız, bir oluş'a geçmişsiniz demektir ve o andan sonra bu konuda ne yapsanız, aynı "ayıramama"nın mühürünü taşıyacaktır doğal olarak.


Q+ Atopolojik Sapmalar’da (Kült Yayınları, 2015) değindiğiniz kavramlarla buradaki işleriniz arasında bir rezonans bulunduğunu, yazılarınızı okuyup suluboya desenlerinizi görenler tahmin edebilir. Atopolojik Sapmalar’da, topos, yer, konum meselesini sarsacak kimi kavramsal kaçışlar öneriyorsunuz. Desenlerinizde bu kaçışları görmek mümkün mü?


ZA Görmenin mümkün olduğunu ümit etmek istiyorum. Zira işlerimde yeralan çizgi ekonomisinin Bataille'cı anlamda genel ve kısıtlı ekonomi arasında gidip gelerek tespit edilemez alanlar yaratma iddiasında olduklarını söylemem gerekiyor. Bunlar benim daha önceden düşündüğüm ve iş üretirken şimdi burası böyle olacak diye düşünerek ürettiğim alanlar değil. Örneğin, Artaud'nun kullandığı ve Derrida'nın daha sonra üzerine kitap yazdığı "subjectile" diye bir kavram vardır. Artaud bir gün bir resim yaparken "subjectile"in kendisine ihanet ettiğinden sözeder ve ihanete uğradığı kısmı resimden yırtıp kopartır. Tabii, Derrida'nın temel soruları, "subjectile"in ne olduğu ve "subjectile"in hangi koşullarda insana ihanet edebileceğidir. Düşünüre göre, "subjectile" ne özne ne de nesnedir; bir fırlatılmışlık içinde zemine düşemeyen şeydir. İhanetse, fırlatılanın zemine düşerek bir Gestalt pratiği içinde, ön plan, arka plan ekonomisi içinde görünürlüğe geçtiği andır; bu tam da figürselin figüre dönüştüğü ve hegemonik söylem tarafından kullanılabilir hale geldiği andır. Benim çizgi ve suluboyayı harmanlama çabam görsel kavramlar üstüne çalışırken bu kaçış çizgisini yaratabilmek, figürseli asla teslim etmemek.


Q+ Atopolojik Sapmalar, 76 sayfa ama birçok kavramla dolu; bunlar hem doğurgan hem de elimize bir harita veriyorlar. Bu haritayla bilinmedik coğrafyaları kat etmek okurun elinde sonuçta. Desenler de benzer seyahatler vaat ediyor mu sizce?


ZA Ben şöyle bir seyahatten yanayım. Nanterre'de verdiğim Deleuze üstüne bir konferansta dünyaca tanınmış Deleuze "uzman"ları tarafından Deleuze'deki rezonans kavramını yanlış anladığım söylenmiş ve doğrusu –doğru'nun ne kadar tehlikeli bir kavram olduğunu hepimizin bilmesine rağmen– bana anlatılmıştı. Benim yanıtım ise hareket ile alakalıydı. Deleuze felsefesinin en heyecanlı yanı, en azından benim için, okuyucuyu dört nala koşan bir ata bindirmesidir. Ama bu dört nala koşan atın üstünde ne yapacağınız size kalmıştır. Atı koordinatları belli bir harita üstünde mi süreceksiniz (önceden belirlemiş olduğunuz hedeflere ulaşmayı mı amaçlayacaksınız?), yoksa koordinatı, yönü unutup sadece atın üstünde dört nala koşacak, anlık rezonans alanları mı yaratacaksınız? Kitapta sözünü etmeye çalıştığım atopoloji işte böyle bir koşuyu gerektirir. İşlere gelince, bilhassa sergi mekanında (Alan İstanbul) bir araya geldiklerinde, bence başı, ortası, sonu belli olmayan bir okumaya davet ediyorlardı izleyiciyi.


Q+ Atopolojik Sapmalar’ın önsözünden (Manola Antonioli, s. 9) bir Derrida alıntısını aktaracağım:


“Gelecek zorunlu olarak canavarsıdır: Gelecek figürü, yani yalnızca şaşırtıcı olabilecek olan, hazırlıklı olmayacağımız şey... canavar türlerince ilan edilir. Canavarsı olmayan bir gelecek, gelecek olamaz; tahmin edilebilir, ölçülebilir, programlanabilir bir yarın olur.”


Deleuze’de de “canavarlar doğurtmak” meselesi sıklıkla kullanılan bir metafor (“arkadan yaklaşmak”). Geleceği kuracak canavar kavramlar yaratmayı yazı pratiğinin merkezinde tutan bir yazar olduğunuzu düşünüyorum. Çizimleriniz için de aynı iddia geçerli mi?


ZA Canavar yaratma konusunda bence bir de stil kavramı giriyor işin içine. Yarattığınız imgede canavarın gözleri, ağzı, burnu belliyse o bir canavar değildir. Canavar yaratmak her topolojik saptamanın bir sapmaya uğratıldığı, hiçbir şeyin olması gerektiği yerde olmadığı bir durum, bir olay yaratmakla alakalıdır. Çoğu zaman “uzman”lar bundan yanlış okuma gibi bir sonuç çıkarsalar da... Bir şeyin doğru ya da yanlış olduğunu söylemek, hâlâ klişelerle düşündüğünüzü gösterir. Oysa, stil yaratmak her stilin reddedildiği ve stilin tamamıyla yadsındığı bir yaklaşımla gerçekleşebilir. Canavar yaratımı hiçbir stili kabul etmemekle başlar. Örneğin, Frankenstein. Her organ başka bir kaynaktan gelir ve orijinin saptayımı imkânsız olduğu gibi ne zaman nasıl davranacağı önceden kestirilemez. Sergime gelenlerin bazıları resim anlamında formel bir eğitim almadığımı öğrenince çok şaşırdılar ama bence şaşırmalarının nedeni eğitimsiz bir elin nasıl bu tür işler yaratabileceğinden çok “eğitimli” bir aklın nasıl bu kadar bilerek isteyerek formdan kaçan işler yaratabileceğiyle ilgiliydi. Canavar yaratmak kaosa bir düzen vermektense kaosu temsil etme çabasına düşmeden onu duyu olarak iletebilmektir. Sistematik ancak sistematik dışıyla rezonansa sokulabilirse kaotik olmayan bir kaos olarak kalabilir.


Q+ Mimesis/Diegesis, taklit/anlatı ikiliğinden Atopolojik Sapmalar’ın üçüncü bölümünde bahsediyorsunuz. Bu ayrımın desenlerinizin kuruluşunda belirleyici olduğunu düşünüyor musunuz? Daha geniş anlamıyla, kavramların metinlerinizdeki yaratıcı kullanımıyla desenlerdeki belirişleri arasında bir koşutluk var mı, olabilir mi? Yoksa desenler bambaşka, dile getirilmedik kavramların doğduğu yerler midir?


ZA Kitapta Mimesis/Diegesis ikiliğinden bahsetmemin temel nedeni anlamın yüzyıllar boyunca bu ikilik üstüne kurulduğunu ama bilhassa 19. yüzyılın bazı yapıtları, örneğin, Büchner'in Lenz'inden itibaren bu ikisini de geri bırakan, üçüncü bir yol olabileceğini göstermekti. Bu üçüncü yol, şizofreninin özgürleştirici bir alan olduğunun altını –Deleuze ve Guattari'yi izleyerek– psikasteni'ye giderek tekrar çizmekti. Görsel ve yazınsal alanlar benim için speküler olan ile, yani figür'ün en kolay ortaya çıkartılabileceği, figürden uzak durmanın zor olduğu alanlardır. Mimesis ve Diegesis her ne kadar ikilem olarak görülse de sonuçta temsiliyetin mihenk taşlarıdır. Örneğin, herkes Orhan Pamuk ya da Elif Şafak gibi kitap yazabilir, roman yazarı olabilir ama edebiyatçı olamaz. Modernizm ile birlikte gerek resim gerek edebiyat sesin görsele indirgenemezliğiyle iştigal etmeye başlar, temsil etme derdinden kurtulur ve ritm peşinde koşmaya başlar. Ritmin bir şeyi anlamak ya da temsil etmekle alakası yoktur, saf neşedir. Önü kesilmemiş bir çokluk, şizofreniyi kucaklamaktır. Bu açıdan bakıldığında, sanırım görsel, yazınsal, işitsel işlerimde hep aynı şeyin peşindeyim.


Q+ Sizin desenlerinizde belirsizin, belirlenemeyenin yeri büyük gibi görünüyor. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?


ZA Evet, “atopolojik” ile kasdettiğim şey bu aslında. Aranan şeylerin aranan yerde olmadığını, hiç bulamayacağımızı kabul etmek müthiş bir rahatlık, gevşeme, bilememe özgürlüğü kazandırır insana. Bu bizi kuşkusuz bir hippie yapmaz ama sanatın bazı akıllı manevralar sayesinde bizi hiçbir zaman bir sonuca ulaştıramayacağını anlamamızı sağlar. Düşünmek nihai noktası olan bir eylem değildir –spekülasyon ömür boyudur.


Q+ Desenlerinizde, gürültüye dair fikirlerin izini sürebilir miyiz? Gürültüden sese, belirsizden biçime... Resimde bu hareketi nasıl kaydediyoruz?


ZA Kitapta bahsettiğim türde bir gürültü, aslında algılanamaz bir gürültüdür. Yani, eğer biz bazı şeylere gürültü diyorsak ve bu sesleri reddediyorsak, bunları sadece bildiğimiz formun dışında ses birimleri oldukları için reddediyoruzdur. Yoksa, gürültü dediğimiz şey formsuz olduğu için değil. Oysa asıl gürültü formsuz olandır ve işitsel anlamda formsuzu henüz işitilebildiğimizi sanmıyorum. Burada kuşkusuz işin içine kuantum giriyor. Ses ve gürültü orijini belli olmayan, sadece temsil edilme biçimleriyle, nedenini anlamadığımız, kestiremediğimiz sonuçlar olarak çıkıyor karşımıza. Asıl gürültü bu duyamadığımız, işitemediğimiz alanda yatıyor. İşlerimde formu kurup kaçan figürsellerde izlenebileceği gibi...


Q+ Sesin rafineleşmesinden bahsediyorsunuz Atopolojik Sapmalar’ın bir yerinde. Desende, çizgide bu rafineleşme eşiği var mıdır? Bu eşiğe yakınlaşılabilir mi? Yoksa tam tersine, rafineleşmeden sakınmakta mıdır çare? Ne düşünüyorsunuz?


ZA Ses, gürültü ve öncesiyle ilgili konulardaki düşüncelerime bakacak olursanız, beni görsel alanda da ilgilendiren şey, aynı Artaud'da olduğu gibi görselleşme sınırını çok fazla ihlal etmeden, hatta oraya dokunup geri dönen işler üretebilmek. Rafineleşmek bence burada, “hmmm artık ben bir sanatçı oldum”, demek gibi birşey oluyor. Öte yanda ise, herşeyde olduğu gibi, sanatı ve sanatçı olmayı bir oluş sürecinde görebilmek var ki bu rafineleşmenin uzak durmam gereken bir şey olduğunu söylüyor bana.


Q+ “Soru sordukça ağızları yemle dolsun isteyen köpekler” karşısında işlerinizin rolü nedir? Bir rol biçiyor musunuz kendinize? Sanatın en büyük günahı, politikaya sürekli yeni alanlar açması mıdır? Politikanın dışını nasıl kurabileceğiz?


ZA Hahaha! Sanırım, gerek yazınsal gerek felsefe, görsel ya da işitsel alanlarda ürettiğim işler karşısında o köpekler hep aç kalmaya mahkumlar ya da yemeğin ne aşağıdan ne de yukarıdan gelmediğini anlamak durumundalar. Doygunluğun temel ilkesi aşkınsal olanı sarsıntıya uğratmaktan geçer. Bu sarsıntıya katlanabiliyorsanız eğer, aç ya da tok olduğunuzu düşünmeden hep bir pişirme sürecine girersiniz ve artık o yemeği yeseniz de olur, yemeseniz de. Hatta, keşke başkalarını da davet edebilseniz o yemeğe. Bu, benim siyaset ve siyasal olan arasında geliştirdiğim fark, aslında.


Q+ “Tutarlılık düzlemi” (“plane of consistency”, Atopolojik Sapmalar, s. 17) başvurduğunuz Deleuzecü kavramlardan biri: “Verili biçimlerin, öznelerin, yapı ve kökenin olmadığı, biçimlenmemiş ögelerin, moleküllerin veya her tür parçacığın birbiriyle sadece hız ve hareket yoluyla ilişkilendikleri bir düzlem.” Tabii bu kavram oldukça soyut, kaosu veya virtüeli tanımlar görünen güçlü bir imge. Çizimde ise tam tersi söz konusu değil mi? Rengin, suyun, fırçanın yahut kalemin kâğıda dokunduğu anda, tutarlılık düzleminden diğer düzleme geçmiyor muyuz? Ne düşünüyorsunuz? Maddileştirme süreçleri nasıl işliyor?


ZA Tutarlılık düzlemini düşünürken bunu asla kendi başına olabilecek bir düzlem olarak düşünmemek gerekiyor. Tutarlılık düzlemi her zaman dinamik bir ilişki içinde, organizasyon düzlemi ile birlikte varolur. Bu Deleuze'ün Hegelci diyalektik ya da sentez düşüncesinden kaçma biçimidir. Karşıt iki düzlem aslında birbirlerini barındırabildikleri oranda karşılıklı varolurlar; tutarlılık düzleminden organizasyon düzlemine bir geçiş varsa, aksi yöne de hep bir akış söz konusudur. Aksi takdirde, sentezde tıkanıp kalırsınız. Temelde formu düşünürken, formsuz olana da yer ayırabilmek anlamına gelir bu. Buradan çizime, suluboyaya geldiğimizde, düşünsel alandaki kaygılarımdan çok farklı bir konumda olduğumu sanmıyorum. Temsili ya da mimetik olana yatırım yapmaktan vazgeçebilirseniz, yani form/form-dışı ikileminde formsuz'a da bir yer açabilirseniz, kâğıt ile birlikte bir renk-oluş, çizgi-oluş'a geçmişsiniz demektir...


Q+ Oluş meselesi çevresinde desenlerinizin ortaklaştığı söylenebilir mi? Yine Atopolojik Sapmalar’dan alıntı yaparak soracağım: Oluş, kendinden başka hiçbir şey üretemezse, çizgi de bir oluş haliyse, hakkında konuşmamız anlamlı mı? Bıraksak, o kendi adına ne diyorsa dese?


ZA Bence de:)


Q+ “Hayvan-oluş” ve “organsız beden” meselelerinin desenlerinizde güçlü bir düşünsel güzergâh oluşturduğu görülüyor. “Bedenin belirlenmişliğinden kurtulmak” için desenleriniz çok şey vaat ediyor sanki?


ZA Evet, temel malzemem beden. Erkek, kadın, hayvan bedenleri ama kökeninde bedenin organizasyon, organlaştırılma biçimleri. Tam da burada, işin içine mizah giriyor ya da tercih ettiğim tanımlama biçimiyle İngilizlerin "wit" dediği, nüktedanlık. Olmayan organlar, oluşa geçmiş bilmediğimiz organlar, organ uzantıları işe eğlenceyi davet ediyor. Eğlencesiz özgürleşme olmaz çünkü.


Q+ “Kadın-oluş” kavramını problemli bulduğunuzu belirtiyorsunuz. Erkek-oluş’tan da aynı hırsızlığın yapıldığını düşünüyorsunuz. Bunun yerine, cinsel-oluş’u öneriyorsunuz. Desenlerinizin bu yöndeki bildirimleri neler?

ZA Bu soruyu çok değerli buluyorum, teşekkürler. Sergime gelen bazı konuklar resimlerimde neden hep erkek bedeni olduğunu sormuşlar; ben de ayaküstü erkek-oluş'u açıklayamayacağım için, hmmm, yok öyle değil aslında, hayvan bedenleri de var, diyerek savuşturmuştum bu soruyu. İşlerimde erkek bedeninin çoğunlukta olmasını sanırım erkek-oluş ile açıklayabilirim. Bu bazı yerlerde erkek bedenini aşkınsal formlardan kurtarmak, bazılarında erkekliği abartarak canavarımsıya sürüklemek, bazılarındaysa kadın olanla yakınlaştırarak, erkek bedenini kazanabileceği formsuzluklara, erkek-oluş'a açmak biçimlerini alabiliyor. Yani, erkek bedenini cinsel-oluş'a açmak, kuşkusuz Deleuze ve Guattari'nin sözünü ettiği kadın-oluş'a karşı durmak anlamına gelmiyor. Kadın-oluş ve erkek-oluş süreçlerini birlikte düşünüp cinsel-oluş tabanında mücadelenin yönlendirileceği hedefleri tekrar düşünebilmek, önemli olan.


Q+ Queer bir sanat var mıdır? Sanatı kuirleştirmenin eşiği bu cinsel-oluş’ta mı yatıyor?


ZA Bu sanatta gerçekçilik var mıdır, yok mudur, sosyalist sanat var mıdır, Türk romanı var mıdır türü sorulara benzedi biraz. Queer bir sanat var mıdır yok mudur bilmem ama sizin de hemen eklediğiniz gibi sanatı kuirleştirme eğiliminde olduğumu düşünüyorum. Sırf sanat değil aslında, felsefe ve edebi yazını da kuirleştirme eğiliminde olduğumu düşünmek istiyorum. Cinsel-oluş kavramındaki asıl amacım arzu üretim mekanizmalarını hiçbir formu mutlak kılmadan bütün bedene, beden dışına, heryere yayabilmekti. Herşeyle görsel, işitsel, yazınsal arzu-blokları oluşturabilmek gelenek, estetik, kapital olarak bize aktarılan form türlerini yadsımak, neşeyi derinliklerin karşısına oturtmak.


Q+ “Sanatçının eşcinsel-oluşu” (Atopolojik Sapmalar, s. 52), Deleuze ve Guattari’nin Kafka yapıtına gönderimde bulunuyor. Bunun tam bir estetik karşıtlığı olduğunu, sanatçının böylelikle tüm bölgelerin dışına taştığını, bağlarından kurtulduğunu, “kayan ve süreğen bir kaçış hattına ulaştığını” belirtiyor iki düşünür. Sizin “sanatçının eşcinselliği”nden çıkarsadığınız nedir? “Eşcinsel-yayılış” metaforunu nasıl değerlendiriyorsunuz?


ZA Deleuze ve Guattari'nin aktardığı şekilde "eşcinsel-yayılış"ın aile bağlarını yadsıyan, dostluk ve karındaş olmayan bir kardeşlik hissiyatından yola çıkılarak önerilmiş bir kavram olduğunu düşünüyorum. Sözünü ettikleri "bekâr-makinası" adlı kavram ki yine Kafka öykülerinden (örneğin, "Blumfeld, Yaşlıca bir Bekâr") yola çıkılarak kurulmuştur, aynı o öyküde olan nedensiz yere ortaya çıkan ve kaybolan toplar gibidir. Bekâr kişi her an bir davete maruz kişidir; normalde cansız kabul edilen nesneler bile bekâr karşısında harekete geçebilir ve onu arzu üretimine çağırabilir. Burada eşcinsel olan şey canlı ve cansız olana eşit şekilde dağıtılmış, mimetik ve estetik olanı yadsıdığı için cinsel olabilen, cinsel-oluşa geçebilen şeydir. Bir de eklemek isterim ki, "eşcinsel-yayılış" asla bir metafor olarak algılanmamalıdır; çünkü metaforun dünyası fantazi dünyasıdır. Eşcinsel-yayılış ise şu an burada olan şeydir, fantaziyle bir alakası yoktur, bunu bir kitapta ya da filmde okuyup gördüğünüz biçimde algılayamazsınız, sanatın sonu olmayan nihai noktasıdır.


Q+ “Sentez yerine transgresyon”: Dilde ve düşüncede mümkün; çizgide ve kâğıt düzleminde nasıl mümkün olabiliyor?


ZA Bataille’ı bir daha okuyacak olursak, transgresyon’un temelde bir hayat memat meselesi olduğunu görürürüz. Örneğin, Gözün Hikayesi’nde göz sadece görmekle ilgili bir organ olmaktan çıkar ve nereye yerleşirse yerleşsin, bütün arzu üretiminin gübrelendiği bir organ haline gelir. Görsel olana bu açıdan bakacak olursak, imgenin figürselleşme biçiminin çizgisel olanla yakın ilişki içinde olduğunu anlarız ama çizgisellik her zaman bir Öklid gerektirmez. Yani, geometri olmadan da çizgi olabileceği gibi projekte edilecek bir yüzey olmadan da figürsel olabilir. Önemli olan çizgiyi nasıl Möbius şeridi gibi bir yerden diğerine türlü şekillerde götürebileceğinizdir. Bugün David Bowie aramızdan ayrıldı ve inanılmaz bir keder yüklüyüm aslında ama biliyorum ki bugün beni ve ürettiğim işleri ben yapan şeylerden birisi o; çizgiye de gelir, kâğıda da, hatta gelmiştir belki de.


Q+ “Aralarında herhangi bir ilişki olmayanların ilişkisi” yine güçlü imgelerinizden biri. Desen bunun mecrası mıdır? Desen pratiğinde bunun yeri var mı?


ZA "Aralarında herhangi bir ilişki olmayanların ilişkisi", benim Leo Bersani'den öğrendiğim bir kavram ve aslında kökeni Derrida'ya gidiyor. Benim düşüncemdeyse bu –Deleuze ve Guattari ile harmanlayarak– noktaların rizomatik olan bir uzamda, sürekli hareket içinde, oluşa geçmek ile geçmemek arasında kaldıkları ve bu arada kalma durumu sayesinde sonsuz ilişkiler geliştirebilecekleri ve bu yüzden aynı zamanda birbirleriyle ilişkisiz durabildikleri bir ilişki türüne işaret ediyor. İşlerimin gerek birbiriyle olan ilişkileri ya da her bir işin içinde oluşan çizgiler ve noktalar arasında bu tür bir ilişkiyi harekete geçirmek istiyorum. Aynı şeyi, kuşkusuz yazı ve ses anlamında ürettiğim işlere de uygulayabiliriz. Atopolojik olma durumu gerek varsayılan epistemoloji, gerekse varsayılan ontoloji durumlarını sarsmak üzere geliştirdiğim bir strateji –bilhassa kitapta sözünü ettiğim Nietzsche'den yola çıkarak savunduğum ölçülemez uzaklık kavramıyla bağlantılı. Eğer uzaklık ya da mesafe dediğimiz şeyi ölçülemez kılabilirsek, bu bizi, Deleuze ve Guattari'nin sözünü ettiği, "algılanamaz-oluş"a götürebilir. Yalnız, hemen ekleyeyim ki, "algılanamaz-oluş" kaybolmak anlamına gelmez: sadece koordinatları olmamak olarak düşünülmelidir.


Q+ Caillois’nın, “içine hiçbir şeyin koyulamadığı karanlık uzam”, “bedenin bizzat uzamın kendisine dönüşmesi” imgelerini kullanıyorsunuz. Bunlar, maddileştirilmesi neredeyse olanaksız imgeler. Bunların resimsel tezahürleri nasıl olabilir?


ZA Gestalt'ı sorunsallaştırıyorsanız, ön plan ve arka plan ile; Kantçı bir zaman anlayışıyla sorununuz var demektir. Bedenin zamansallaştırlmasından çok uzamsallaştırılmasından yanayım. Kurucu kategorinin zamansal olmasının nedenini hiçbir zaman anlamamışımdır. Bedenin kurucu öğesinin zaman olduğunun “doğal” olduğuna inandırıldığınızda, zaman içinde türlü aşamalardan geçerek, size aşkınsal tarafından verildiğini kabul ettiğiniz formlara ulaşır, erkek ya da kadın olursunuz. Bedeni uzamsallaştırdığınız zamansa, elinizde başlangıç noktası olarak sadece olası bir nokta kalır ve onun olası uzanımları; bedeninizi dilediğiniz gibi bir akışa sokabilirsiniz artık - yeter ki akışı daima bir zemin önünde, ön plan/arka plan diyalektiği içinde algılamayın ... Hepsinde olmasa da, bazı işlerimde doğrudan bu konu üstüne çalıştım, maddeleştirmeye çalışmadan.

Recent Posts
Archive
Search By Tags
Follow Us
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square