BOB DYLAN, EDEBİYAT ve ŞİZO-ENSEST



"Edebiyat ve Hayat" adlı çok da uzun olmayan yazısında Gilles Deleuze edebiyat denen yazı yazma pratiğini yüzlerce sayfaya sığmayacak yoğunlukta ve güzellikte anlatmıştı. Örneğin, düşünüre göre, yazı yazmanın yaşanmış deneyimlerden oluşan bir materyal üstüne bir form, bir biçim giydirmekle yakından uzaktan ilişkisi yoktu. Yazmak her zaman eksik kalan, her zaman biçim alma sürecinin ortasında olan, yaşanabilir ya da yaşanmış deneyimlerden oluşan materyalin hep ötelerine akan bir oluş meselesiydi. Yazı bir süreç, Hayat'ın yaşanabilir ve yaşanmış olanı bir uçtan ötekine akarak geçtiği bir geçit, bir süreçti. Oluş düşüncesinden ayrı düşünülemezdi çünkü insan yazı içinde kadın-oluş, hayvan-oluş, bitki-oluş gibi süreçleri yaşıyor ve algılanamaz-oluş sürecine dönüşecek molekül-oluş sürecinden geçiyordu. Bu oluş türlerinde "erkek-oluş" gibi bir sürecin olmamasının nedeni erkeğin baskın anlamda bütün öteki yaşam türleri üstüne kurduğu tahakkümdü: kadın, hayvan, bitki her zaman erkeğin kurmaya çalıştığı biçime sokma baskısından kaçış çizgileri yaratarak varolan oluş biçimleriydi ve bu yüzden, yazı yazmak için erkek olmanın utancı gibi bir nedenden daha iyi bir neden olabilir miydi?


Erkek olmanın utancı: Bob Dylan'a gelince, bu belki erkek olmanın utancından çok erkil düzende yaşayan bir insan olmanın utancına dönüşmüştü. "Burada birşeyler oluyor ama ne olduğunu hiç bilmiyorsun, değil mi, Mr. Jones?" Altmışların yeni şekillenmeye başlamış karşı-kültür hareketinde kimler yoktu ki? Jack Kerouac, William Burroughs, Allen Ginsberg, Lawrence Ferlighetti, kısaca "beat-generation" adıyla bilinen bir hareket ve "baba" kültürünü yıkmaya niyetliydiler. Walt Whitman'dan, Herman Melville'den; yani Çimen Yaprakları ve Bartleby'den almışlardı çıkış noktalarını. Deleuze'ün Amerikan edebiyatı üstüne yazdığı gibi Amerika'ya göçedenlerin niyeti başlangıçta "baba"sız bir toplum kurabilmekti. Melville'in Bartleby'si bir üst sesi reddeden yapıtların en iyi örneklerinden biriydiyse, altmışlarda örnekler beat-generation yazarlarında, müzisyenlerinde ve sanatçılarında çiçek açıyordu. Çiçek açıyordu diyorum çünkü bu hareket aynı zamanda Amerika'nın emperyalist arsızlıklarına, Vietnam'da çıkardığı savaşa barış çiçekleriyle dur deme biçimiydi. Avrupa'da Post-yapısalcı dönemde, ortaya çıkacak yazarı sorgulama, kitabın kitaplığını sorgulama eğilimleri (Barthes) ilk örneklerini çok da kuramsal olmayan biçimde Amerika'da veriyordu.


Baba'ya geri dönelim: "Yazmak bir kişinin anılarını, seyahatlerini, aşklarını, sıkıntılarını, düşlerini, fantazilerini anlatması değildir. Bir gerçeklik aşımı yüzünden günah işlemek ile imgelem aşımı yüzünden günaha düşmek aynı şeylerdir. Her iki durumda da o ebedi anne-baba, o Odipal yapıdır gerçekliğe yansıtılan ya da imgeleme zerkedilen. Bu çocuksu edebiyat anlayışında, yolculuğun sonunda ya da düşün kalbinde yatan şey bir babadır"[1]. Peki bu babayı aramaktan vazgeçen çocuklar neler yapıyorlardı? Kimi edebiyat tarihine "yol romanı" adıyla geçecek, ondokuzuncu yüzyılın erken dönem Romantizmini hatırlatacak şekilde, kendini yollara vurmanın, yollarda kaybetmenin, kitle kültürü tarafından üzerimize giydirilen "özne" olma durumundan soyunabilmenin erdemlerinden bahsediyor ve bu arada "roman" dediğimiz şey de bir hikaye anlatma kaygısından uzaklaşarak bilhassa Çıplak Kahvaltı'da özne ve nesne arasında dengeli, mesafeli dünya algısını yerle bir ederek, edebiyatı şizo-enseste yönlendiriyordu.


Kafka: Minör bir Edebiyat İçin kitabındaki “Bağlayıcılar” adlı bölümde Deleuze ve Guattari, Kafka’nın kitaplarında “evlilik karşıtı ve aile-karşıtı” olan ve “hareket özgürlüğü, ifade özgürlüğü ve arzu özgürlüğü” temelinde Ödipal aile bağlarından bir kaçış hattını kuran “kısmen kız kardeş, kısmen hizmetçi, kısmen fahişe” kadınların oluşturduğu bir grup belirlerler. “Kızkardeş-hizmetçi-fahişe” grubu, mazoşizm temelinde bir arzu üretir, öyle ki bunlar Ödipal bağların sebep olduğu sınırlamaları ya da katı özne pozisyonlarını çözmekle kalmazlar, aynı zamanda öteki iki özgürlük alanını da olası kılarlar. Her şeyden önce, anneyle olan nevrotik ödipal-enseste tezat olarak şizo-ensest, kız kardeşle gerçekleşir ve bu bir yersizyurtsuzlaştırma ensestidir. Evrensel paranoid makineye ait olan ödipal-ensestin, özgürleştirici herhangi bir gücü yoktur çünkü kendisini yasaklamış olan şeye, yani paranoyak aşkın (transcendental) yasaya yenik düşer ve azat ettiği her şeyi mütemadiyen yeniden-yerliyurtlulaştırır. Bu teoride en çarpıcı olan şey şudur; Ödipal-ensest imgelerle ilgiliyken, şizo-ensest azami bağlantılar üreterek sese bağlanır ve biçim almamışa yönelik daimi bir yersizyurtsuzlaştırmayı harekete geçirerek, ailesel ve Ödipal her bağı, sabit bir düşünce-imgesi üstüne temellenen önceden belirlenmiş kurallardan kurtarır.


Peki Bob Dylan ne demektedir, ne yazmaktadır, neyi nasıl bir yazıya dönüştürmektedir, neyi nasıl sese dönüştürmektedir? "Visions of Johanna"da örneğin (Blonde on Blonde, 1966): "Elektriğin hayaleti yüz kemiklerinde ulumakta ve Johanna'nın hayaletleri benle yer değiştirmekte"dir. Oedipal-ensest'in imgeyi olduğu gibi korumaya kararlı, başı öne eğik bireyinin yerine imgeleri birbiriyle yer değiştirmeye eğilimli, otoritenin boyun eğdiren bakışını gerek şiir ve sesin gücüyle gerekse göstereni karmaşık, tekabüliyetsiz bir imleme biçimine dönüştüren bir Bob Dylan'dır bu. "Subterranean Homesick Blues" da (Bringing It All Back Home, 1965) Kerouac'dan yola çıkarak dönemin güncel sosyal rahatsızlıklarına birer saniye uzunluğunda referanslar vererek bir bombardıman yaratmıştır: kimse Dylan kadar ne hızlı yazabilir ne de hızlı söyleyebilir o sözcükleri, ve yaratılan etkide gizlidir herşey. Yazı artık imgenin boyunduruğundan kurtulmuş ve sesle ürettiği azami bağlantılar sayesinde edebiyatı sonik bir deneyime alanına doğru çekmektedir. Kanımca, altmışların, bilhassa beat-generation'ın genel başarısı da burada yatar: yalnız şiirde olduğu düşünülen yüzme bilmeden yüzdürme gücünü "şarkı sözleri"ne aktarmasını bilen Dylan, genre'ler arasındaki sınırları zorlamış, babayı edebi alanın söyleminden çıkarmış, anlatıyı yaşamsal olanın formsuzluğuyla koşut kılmıştır.


Tahmin edebileceğiniz gibi bu yazının asıl nedeni bu yıl Nobel edebiyat ödülünün Bob Dylan gibi kimine göre şair kimine göreyse şarkı sözü yazarı olarak kabul edilen bir protest müzisyenine verilmesi. Bazıları bunu kıyasıya eleştirdi: Bob Dylan bir kitap bile yayınlamamış bir şarkı sözü yazarıyken bu ödül nasıl ona verilebilirdi? Geçtiğimiz yıllarda Orhan Pamuk ve benzeri, roman sanatında "çığır" açmış yazarlar dururken bu ödül nasıl bir şarkıcıya, bir müzisyene verilebilirdi? Üstelik kimbilir ne komplolar vardı bu ödülün Dylan'a verilişinin ardında? Daha 2012'de Başkan Obama'dan "Özgürlük Madalyası"nı almamış mıydı?


Roman formunun tarih içinde geçirmiş olduğu değişimlere kısaca göz atacak olursak, her yerde gözleri ve kulakları olan "omnipotent" yazar türünü sanırım çoktan geride bıraktık. James Joyce, Virginia Woolf, Samuel Beckett – ama herşeyden önce Kafka – gibi yazarlar öncülüğünde gelişen göstereni durumsal olarak sürekli değişime uğratan, krize sokan bir yazı biçimi o zamanlar da "edebiyatçı"ları bir hayli kızdırmıştı. Çünkü sözcüklerin birebir oranda dünyayı tanımlama gücü sorgulanıyor ve ayaklarımız yerden kesiliyordu. Gerçekliği kuran zemin ortadan kalkınca ortada sadece dil kalıyor ve referans kurabilme çabası içinde bocalayıp duruyordu oraya buraya çarparak, fakat burada önemli olan dünyanın bize bir olay örgüsü aracılığıyla kurulu verilmemesinden çok böyle bir kurgu olmaksızın genel anlamda sanatın, özel anlamdaysa edebiyatın deneysellikle beraber deneyime açılmasıydı.


Daha önce bu ödülü kimlerin aldığına bakacak olursak karşımıza Bergson'dan (1927) Hesse'ye (1946), Camus'den (1957) Sartre (1964) ve Beckett'e (1969) uzanan edebiyat ve düşünce alanında ürünler vermiş yazarlar çıkıyor: 60'larda klasik imlemeye başkaldırıda yoğunlaşan bu eğilim daha sonraları post-modern anlatım tarzlarına dönüştü ve yine hikaye anlatan, roman yazarının deneyimini önceden formatlanmış biçimde okuyucuya sunan yazarlar türemeye başladı.



2000'lerin ortalarında, Paris'te bir otelde kalırken, Montenegro'lu bir resepsiyonist İstanbul'dan geldiğimi öğrenince, çok severek okuduğu bir Türk romancısından bahsetmiş, adının Orhan Pamuk olduğunu söylemiş, bilip bilmediğimi öğrenmek istemişti. Ben kısaca bu adı daha önce hiç duymadığımı, böyle bir edebiyatçıyı tanımadığımı söylemiştim. Bob Dylan'a Nobel verilmeseydi de olurdu, Leonard Cohen'in deyişiyle bu Everest'e en yüksek dağ olduğu için ödül vermeye benziyor. Keşke, Yaşar Kemal




[1] Gilles Deleuze, "Literature and Life", Critical Inquiry, Vol. 23, No. 2 (Winter, 1997), pp. 225-230, University of Chicago Press.

Recent Posts
Archive
Search By Tags
Follow Us
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square