HANİ O KOCAMAN, PARLAK, SÜSLÜ SANAT OBJELERİ


Michael Haneke'nin Beyaz Bant adlı filmini izlemiş miydiniz? Hani açıklaması olmayan bir şekilde bir köyde çocukların henüz bir organizasyon düşüncesi ortada yokken, kendiliğinden oluşuveren bir organizasyon çerçevesinde biraraya gelişlerinin anlatıldığı filmi? Dahası, yaptıkları eylemlerin bir neden sonuç ilişkisi içinde açıklanmadığı, hiçbir psikolojik derinlik verilmemiş bu çocukların oluşturduğu mikrokozmosu? Beyaz Bant, faşizmin aynası olmaktan çok, nedensizliğin, ya da benliğimizin çok derin ve karanlık bir yanını oluşturan Figür sevdamızın bir filmidir; resmettiği dönemin, yani Birinci Dünya Savaşı öncesi dönemin, Wagner'in herkesi kendisine hayran bıraktığı dönemden ayrı düşünülemeyeceğine dair ipuçlarıyla doludur. Peki nasıl bir karanlıktır bu; örneğin Charles Baudelaire'in ondokuzuncu yüzyılın ilk yarısında lirisizmle canlandırdığı karanlıktan ne farkı vardır bu karanlığın? Baudelaire'in keşfettiği karanlığın psikolojinin, yani ruh ile ilgili bazı şeylerin yolunda gitmediğinin ilk habercisi ve ruhun kuruluşundaki "siyasal"ın ilk müjdecisi olduğunu söyleyecek olursak, Wagner'in keşfettiği şeyin o çok katmanlı işitsellik ya da gesamtkunstwerk ("toplu-sanat-yapıtı" ki gösteri sanatlarının hepsini biraraya toplayıp izleyiciyi ezici bir etkileme gücüyle hakimiyet altına almak demektir) aracılığıyla "siyasal"dan "siyaset"e çıkarılmış bir davetiye olduğunu söyleyebilir miyiz?


Önce "psyche"nin (tin ya da ruh) nasıl bir siyasal alan oluşturduğuna bakalım. Nicolas Abraham (d.1919) ve Maria Torok (d. 1926), sadece Türkiye'de değil aynı zamanda dünyada da pek bilinmeyen psikanaliz araştırmalarında Freudçu analizi yerle bir ederek, psikanalizin ancak iflas ettirilerek çalışmaya devam edebileceğini öne sürmüşlerdi[1]. Örneğin, bu bakış açısına göre, Freud'daki fantezi kuramı topografiktir: yani bilinç ve bilinçaltı arasındaki ayrımın üzerinden ilerleyerek hem psyche hem de psikanalizin alanını kurma, haritasını çıkarma çabasıdır. Ancak böyle bir ayrım oluşturulup, böyle bir harita çıkarıldıktan sonra, fantezi psyche'nin tatmin edemediği arzuları bilinçaltında tutma ve başka formlarda bilince getirme eğilimi olarak tanımlanabilir. Oysa, bu topografik alanı altüst etme pahasına, Abraham ve Torok'a göre fantezi – olaydan sonra değil – olay gerçekleşmeden, psyche'yi kurduğu varsayılan böyle bir ayrım gerçekleşmeden, psyche'yi hem kuran hem de bozan, psyche ve psikanalizi olduğu kadar psikanalisti de hem kuran hem de bozan öğe olarak çalışır. Bu açıdan bakıldığında, Freud'un bilinç ve bilinçaltını oluşturan sınırları, haritası okunamaz hale geldiği gibi, herhangi bir travmanın psyche'de yaratacağı zararın lokasyonu da tespit edilemez hale gelir. Bu şu demektir: müthiş "anasemik" – yani anlam üretmeyen – ya da metaforları dümdüz okuyan bir kafayla karşı karşıyayızdır. Travma psyche içine gömülmüş, koordinatları olmayan bir lahite ("crypt") dönüşmüştür. Semptomlar ağırlaşmadıkça, kimsenin farkedemediği bir kapalı kutudur artık o. Semptomları ağırlaşsa bile, semptomları yorumlamak, çözmek, bir bütünlüğe ulaştırarak yorumlamak neredeyse imkansızlaşmıştır.


Bir başka anlamda, Macaristan'daki Nazi soykırımından kaçarak Fransa'ya göçetmiş Abraham ve Torok, fanteziyi psyche'nin kuruluş ilkesi haline getirip, kuruluşun sürekli çuvalladığının altını çizerek, psikanaliz çalışmalarına "siyasal" olanı davet ederler. Bu adımı siyasal kılan şey, psikanalitik anlamda bütünselliğe sahip bir psyche'nin oluşturulamayacağı gerçeği olduğu kadar, ifadesel anlamda sürekli elden kaçtığı için linguistiği Saussure'ün "anlam" boyunduruğundan çıkaran Derrida'cı bir "iz" ya da "différance" anlayışıdır. Kurulamayan kuruluşu itibariyle, psyche hiyerarşik bir anlam üretme zinciri sayesinde asla bir bütünlüğe ulaşamayan, kurulan her organizasyonu, toplumsal organizasyonu yapıbozuma uğratan, birim olmayan birimdir. Öte yanda, aşağıda tartışacağımız gibi, psyche'nin bir siyaset alanına dönüştürülmesi, manipüle edilebilir bir alan hale getirilmesiyse tarihseldir.


Abraham ve Torok inanılmaz ayrıntılarla, Freud'un Kurtadam (Sergei Pankejeff) olarak bilinen vakasını ele aldıklarında[2], bir yandan topografiyi reddederken bir yandan da Kurtadam'daki travmanın linguistik kökenine inmeye çalışırlar. Bu yöntemle ilerlerken travmayı oluşturan nedeni bir tekliğe indirgemek yerine semiyotik anlamda bir çoğulsallığa açtıklarını farkederler. Öte yandan, kitabın bir yerinde sözünü ettikleri gibi, "gemi batmaktadır" çünkü anasemik – yani anlam üretiminin kısa devreye uğratıldığı – "crypt" alanında çalışırken, kendi "crypt"lerinin, araştırmacı olarak kendilerinde kişisel tarihleri boyunca oluşmuş olan olası "crypt"lerin de analize dahil edildiğinin ve işi içinden çıkılmaz hale getirdiğinin farkına varırlar. Yani, psikanalist araştırma yaptığı konudan kendisini ne dereceye kadar izole edebilir? Bunu açıkça belirtmezler ama psyche'nin kuruluşunu aksamaya uğratmış müdahelenin, travmanın izini sürme arzusunun, kendilerinin de müdahil oldukları, bir Figürü varoluşa çağırma arzusundan başka bir şey olmadığını sezmiş gibidirler. Bir başka deyişle, psyche kurulamayan kuruluşunu, ve bu yüzden siyasal olan o kurulayamaşını ne zaman kurulmuş bir bütünsellik, bir Figür olarak görmeyi arzulamakta, siyasal olanı nasıl ve ne zaman kitlesel olarak siyasete kurban etmektedir?


Ondokuzuncu yüzyılda hızlanan psikanaliz araştırmaları Jean-Martin Charcot, Pierre Janet ve Sigmund Freud çizgisinde ilerleyerek, psikanalizin öznesinin, yeni psyche'nin doğuşta sağlam, bozulmamış bir bütünlük olduğunu varsayarlar. Daha sonra bir olay, bir travma gerçekleşir ve bu yüzden bozulan psyche'nin düzenini, bütünlüğünü tekrar kurmak psikoterapi, psikoloji ve psikanalizin başlıca görevi olmalıdır. Bu çizgiye paralel olarak, 1910-1914 yılları arasında analiz ettiği ve yazıya döktüğü Kurtadam dosyasını Freud 1918'de bir sonuca ulaştırıp Sergei Pankejeff'i tedavi ettiğini açıklar ve yayınlar. 1920'ler Almanyasında Gestalt adı verilen ve yediden yetmişe her tasarımcıyı etkisi altına alan bir başka akım başlar. Bildiğimiz gibi Gestalt kuramının temelinde bütünün her zaman parçalarından daha büyük olduğu ya da, daha doğrusu, "Bütün kendisini oluşturan parçaların bir araya gelmesinden daha fazlasıdır" düşüncesi yatar. Gestalt etkisi beynimizin, özellikle basit ve bağlantısız parçaları (çizgiler, noktalar, eğriler...) görsel olarak bir araya getirerek, tanıdık ve bütün figürler çıkarma kabiliyetine denir. Önplan ve arkaplan ayrımı üzerinden ilerleyerek bir figürün oluşma koşullarını inceleyen Gestalt kuramı aslında Paul Virilio'nun "phatic"[3] imge dediği şeydir ve daha sonraları Nazi döneminin biricik propaganda araçlarından biri olacaktır. İmgeniz öylesine doyurulmuş olmalıdır ki izleyici büyülenerek gözlerini o imgeden kaçıramaz hale gelsin.


Önceki yazılarımdan birinde bahsettiğim gibi, belki de herşey Figür dediğimiz şeyin nasıl olup da bir arkaplan üstünde yükselerek önplanda görünür hale gelişinde yatıyordur. Şimdi biraz daha erken bir döneme, Beyaz Bant'ı hazırlayan koşulların oluştuğu döneme gidecek olursak, Philippe Lacoue-Labarthe, Musica Ficta:Figures of Wagner[4] adlı kitabında Wagner'in ondokuzuncu ve yirminci yüzyıl dönemlerinin entelektüel kimliklerinde – örneğin, Baudelaire, Mallarmé, Heidegger, Adorno – yansımalarını gözden geçirdikten sonra, "figür" denen şeyin ideolojik olarak belirlenmiş bir arka plan önünde nasıl hegemonik anlamda ısrarla görünür hale getirildiğinden bahseder. Haneke'nin Beyaz Bant'ta çizdiği Nazi Almanya'sını öncelleyen nedensiz örgütlenme harekatı buna gayet güzel bir örnektir. Birinci Dünya savaşı öncesi ve sonrasında, sürekli çağrıldığı halde hala bir türlü varlık kazanamayan "figür" Nazi Almanyasıyla birlikte Hitler kimliğinde ortaya çıkacaktır. Benzer şekilde Wagner'in müzikte yapmak istediği şey Teutonik kökenlerine geri dönerek, mit katmanlarından işitsel figürler çıkarma çabasına dönüşür; ve geçmişten "leitmotif" kavramı, Nibelungen Destanı, Tristan ve Isolde'lerle birlikte geri döner. İnanmayacaksınız ama Wagner'in yükselişine şahit olmuş ve onun sıkı hayranlarından biri Baudelaire'dir. Şair bugünün rock festivallerini aratmayacak bir şekilde düzenlenen Bayreuth festivallerinde olmasa da bir Paris konserinde Wagner'in gesamtkunstwerk esirlerinden biri haline gelerek kendisine bir hayran mektubu yazmıştır (1860). "Bugüne kadar yaşadığım en büyük müzikal coşkuyu size borçluyum. O müziği sanki kendim yazmışım gibi geldi bana", der. Oysa burada kritik nokta Wagner'in Baudelaire gibi uzlaşmaz bir Romantik/Sembolist şairi bütünselliğe sahip bir Figürü varoluşa çağırma bazında nasıl da teslim aldığıdır. Müzikal ya da genel olarak sanatsal anlamda "figür"ün temsiliyeti teslimiyete, siyasalı siyasete dönüştürdüğü anlardan biridir bu.


Şimdi dilerseniz bir de bu gözle bakalım o kocaman, parlak, süslü, binlerce dolara alınıp satılan "sanat" objelerine ve hatırlamaya çalışalım hiçbirimizin muaf olmadığı, yerini bile bilmediğimiz içimizde saklı o lahitleri.






[1] Nicolas Abraham ve Maria Torok, The Shell and the Kernel, çev. Nicholas Rand, Chicago:University of Chicago Press, 1994.


[2] Nicolas Abraham ve Maria Torok, The Wolf Man’s Magic Word, çev. Nicholas Rand, Minneapolis: The University of Minnesota Press, 1986.


[3] Paul Virilio, The Vision Machine, çev. Julie Rose, Bloomington: Indiana University Press, 1994.


[4] Philippe Lacoue-Labarthe, Musica Ficta: Figures of Wagner, çev. Felicia McCarren, Stanford: Stanford University Press, 1994.

Recent Posts
Archive
Search By Tags
Follow Us
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square