MICHAEL KOHLHAAS ya da KAVRAMSIZ NEGATİVİTE

1799 Bahar'ında henüz yirmibir yaşında olan Heinrich von Kleist kızkardeşi Ulrike'ye yazdığı bir mektupta "bir insanın bir hayat planı (Lebensplan) olmadan nasıl yaşayabileceğini anlaşılmaz" bulduğunu belirtiyordu.


Aynı Heinrich von Kleist 21 Kasım 1811'de, Kleiner Wannsee kıyısında, önce, ölümcül bir hastalığa yakalanmış sevgilisi Henriette Vogel'i, sonra da kendisini vurdu. Olaydan bir gece önce kaldıkları yerin sahibi, otuzdört ve otuzbir yaşında olan çiftin son derece neşeli ve konuşkan olduklarını aktarmış; Kleist kızkardeşine yazdığı son mektupta ölümde "ifade edilemez bir huzur" gördüğünü söylemişti.


Romantisizm her ne kadar Coleridge, Keats, Lord Byron gibi İngiliz romantiklerce bize bir hislenme, duygulanma ya da akıl karşısında duyguların üstünlüğü olarak aktarılmışsa da, ondokuzuncu yüzyıl Almanyasında ciddi ontolojik ve siyasal sorunlara yol açmış bir hareketti. Özellikle Jena Romantisizmi olarak bilinen ve August Wilhelm ve Friedrich Schlegel kardeşlerin başını çektiği ve üyeleri arasında Hölderlin, Novalis, Schelling, Fichte, ve erken dönem Hegel'in bulunduğu, 1798-1800 arası sadece altı sayı yayınlanmış Athenaeum adını verdikleri yayın etrafında toplanmışlardı. Kant sonrası "phenomenon" ve "noumenon"[1] arasında açılan uçurumun daha sonra Hegel'in spekülatif İdealizmi sayesinde kapatılacağı ara dönemde yaşayan Jena romantiklerinin yarattığı kaçış çizgileri günümüzde de hala güncelliğini koruyor.


Lacoue-Labarthe ve Nancy'ye[2] göre romantisizm olasılığını açan şey Kant felsefesidir. Kant'ta estetik ve felsefe arasında öngörülmemiş bir ilişki kurulduğu için Romantisizme bir geçit olası kılınmıştır. Öte yanda, bu ilişki öyle basitçe işletilecek, yola koyulacak bir ilişki değildir çünkü ilişkinin türlü araçlarla kurulacağı yerde aslında bir uçurum açılmıştır. O yüzden Romantisizme açılan bu geçit hiçbir şeyin geçişine izin vermeyen bir geçit olacaktır. Geçişe izin vermeyen geçitin temelinde Kant'ın aşkınsal aracılığıyla içini boşalttığı Özne vardır. Ben dediğim şey hiçbir zaman Ben'i kendime temsil ettiğim biçimler dışında varolmuyorsa, her zaman bir phenomenon olarak kalmaya mahkumsa, yani Ben dediğim şey, noumenon'un her zaman dışında kalarak ancak ve ancak aşkınsal imgelem sayesinde Ben'in temsilleri halinde bilinebilir hale geliyorsa, o zaman Ben dediğim şey içi boş bir formdur. Uçurumun bir ucunda işte bu içi boşaltılmış form ve öteki ucunda sonsuz olasılıklar bahşedecek aşkınsal imgelem vardır. İkisi arasında bir geçit mümkün olsa da geçiş her zaman çuvallama riskini taşır çünkü "acaba doğru form bu mu?" sorusunu beraberinde getirir. Böylece bilişsel anlamda içi boşaltılmış bir form haline gelen özneye ancak ahlaksal edimleri sayesinde kendini sosyal ve politik olarak kurabilme hakkı tanınır ama bunu ancak bir olumsuzlama, kendi hakkında bilgi üretemeyen bir öznenin ahlaksal öznelliği sayesinde yapabilir. Temsil etme krizini aşma pahasına aşkınsala teslim ettiği negativite, ahlaksal özneye sonsuz bir özgürlük alanı açmış gibidir ve bu alan sayesinde kendisi hakkında tam bir bilgi üretemese de bir bilinç oluşturabilecektir. Yalnız bu noktada şu tür sorular kalır: bu ahlak kimin ahlakıdır ve bu soru altında oluşturacağı bilinç kimin bilincidir?


Jena okulu ya da hareketi Kant'taki bu uçurumun estetik anlamda tersine çevirilerek, hayatın mutlak anlamda geçişi olmayan bir geçit üstüne kurulması, yani hayatın tam anlamıyla sanatsal temsilden oluşan bir özgürlükler alanı olarak görülmesi demektir. İçinde "yaratım" öğesi olmasa, dünyayı öznenin bir yaratımı olarak görmese, tam da Kantçı bir yaklaşım sergileyecek Jena romantisizmi, özgürlük bağlamında aslında aşkınsala bir sırt dönüştür. Özne bilişsel olarak değil ama ahlaksal olarak, edimleri sayesinde, bilincini ve dünyayı yaratabiliyorsa - ki bu negativitenin aşkınsaldan geri alınması olasılığını getirir - aşkınsal tarafından biçimlendirilmeye ihtiyacı var mıdır? Bu sorunun altında yatan şey herhangi bir cevaptan daha korkunçtur: çünkü bu, ahlaksal özne olma durumunda bile dünyanın bu öznenin yaratımlarından, dünyayı kendine temsil etme biçimlerinden oluştuğunun anlaşılması; ve "siyasal" olanın kavramsız bir negativiteyi özümseyerek mikro düzeyde de olsa aşkınsal aracılığıyla kurulan otoriter baskı rejimlerini sorgulayabilecek hale gelmiş olması demektir. Örneğin, Georg Büchner'in Lenz adlı novellası bu bağlamda - "romantik" bir anlatı olmanın çok ötesinde - yurttaşlık kavramı ve yurttaşlık sayesinde siyasi olarak sabitlenişin sorgulandığı bir yapıttır. İnsan otorite tarafından kendisine biçilmiş siyasi sabitlenmeyi geride bırakıp kendini yollara vurarak şizofreninin yollarını açarsa ne olur?


Heinrich von Kleist'ın Michael Kohlhaas adlı novellasını yazarın Kant sonrası içine düşülen temsiliyet kriziyle birlikte okunması gerektiğini düşünüyorum. Bir at taciri olan Michael Kohlhaas hikayenin başında aile ve çevresiyle uyum içinde yaşayan, dürüst, merhametli, yardımsever, Tanrı korkusu olan "iyi bir yurttaştır". Günün birinde yetiştirdiği atları pazarda satmak için yola çıktığında Saksonya yakınlarında bir şövalyenin topraklarından geçerken yolu kesilir ve sınır bekçileri bu yoldan geçebilmesi için Kohlhaas'tan geçiş belgeleri isterler. O güne kadar onyedi defa elinde böyle bir belge olmadan bu yoldan geçmiş at taciri bu talep karşısında şaşırır ve geçişi atlarından iki tanesini rehin olarak bırakmasıyla mümkün kılınır. Bu geçitin geçişsiz bir geçit olacağının anlaşılması Kohlhaas'ın bu yoldan geçmek için bir belgeye ihtiyacı olmadığını ilgili devlet dairesinden öğrenmesi ve pazar dönüşü atlarını almaya gittiğinde atlarının yük taşımaktan ve yemsizlikten bitap düşmüş buluşu aracılığıyla başlar. Zararının telafisi konusunda açtığı davaların Sakson bürokratik devlet makinası kayırıcılığıyla ardarda reddedilmesi karşısında Kohlhaas adaleti kendi elleriyle yerine getirmek için kolları sıvar ve aşkınsalın yeryüzündeki temsili olan sınıfa karşı bir savaş başlatır. Anlatı boyunca geçireceği evrimin felsefi çerçevesini ahlaksal öznenin aşkınsal tarafından belirlenen bilincinin ne dereceye kadar bu belirlenmeye izin vereceği çizer. Adalet Rousseau'cu bir toplumsal sözleşmeyle - aşkınsal mutlak kılınarak - oluşturulmuşsa da, Kohlhaas'ın mücadelesinde ortaya çıkan temel soru şudur: aşkınsal kimin aşkınsalıdır?


Karısının ölümü, ardarda yaktığı köyler, kasabalar, maruz kaldığı adaletsizliğin odağında olan asilzade Junker von Tronka'yı ele geçirmesine yetmez ve adaleti zedeleyen kişinin sürekli elden kaçışı Kohlhaas'ı aşkınsala tabi olma zorunluluğundan çıkarır. Artık devlet ve din tarafından kendisine kabul ettirilen "iyi yurttaş"lık formunu çoktan geride bırakmış; hakkını iade etmeyen devlet makinası karşısında, negativitenin sınırlarını ihlal ederek, oradan oraya sürüklenip akınlar düzenleyen bir göçebe makinasına dönüşmüştür ki bu aşkınsalın yurttaşı yurttaş yapan sabitleme gücüne bir başkaldırıdır. Böylece kendisini kendisine aşkınsal aracılığıyla temsil etme zorunluluğundan kurtulan Kohlhaas'ın önünde sonsuz bir özgürlük alanı açılır. Geçidi geçitsiz kılan bu açılıştır çünkü bu andan sonra geçite ihtiyacı kalmamıştır ve işte böyle bir ihtiyacın yokoluşudur kavramsız bir negativiteyi Kohlhaas'a iade eden. Kant'ın ahlaksal öznesi ahlaksızlığı değil ama ahlak-dışını keşfeder tıpkı ondokuzuncu yüzyılın sonunda Nietzsche felsefesinde ifade bulacağı gibi kendi istenç-gücü sayesinde bütün ahlak kurallarını ve aşkınsalı tepetaklak etmeye hazırdır. Bundan da önemlisi, artık hayatını şu an burada olan bir aktüeliteyle kuracak, mimesis ötesi bir alana uzanacaktır.


Novella'nın sonlarına doğru Kohlhaas'ın önünde açılan bu özgürlük alanının türlü hilelerle nasıl adım adım geri alındığını izleriz. At tüccarına sonunda talep ettiği şey iade edilecektir ama bu onu ihlal ettiği aşkınsal kanunlar yüzünden idam edilmekten alıkoyamayacaktır. Bu felaket karşısında, Heinrich von Kleist'ın son bir kozu kalmıştır, o da metafiziği yardıma çağırmasıyla gerçekleşecektir. Kohlhaas başına bu dertleri açan asilzadelerden biri olan Saksonya Elektörü'nün akibetini içinde saklayan bir kağıda sahiptir ve bunu çingene falcı bir kadın kendisine verdiği günden beri boynunda bir zincire asılı bir kapsülün içinde taşımaktadır. Cellat baltasıyla başını gövdesinden ayırmadan önce Kohlhaas kapsülü açar ve bu kağıdı yutar. Böylece, çingene kadının verdiği not yenmiştir; gelecek her ne kadar adalet umudu içeriyorsa da umudun geleceği yutulmuş ve geçit aynı zamanda aşkınsalın temsilcileri için de geçişsiz kılınmıştır.


Kant'ın felsefede açtığı bu uçurum sonraki yıllarda Hegel tarafından sentezlenecek ve öznenin kuruluşu Mutlak Tin'in kendini açmasıyla orantılı bir şekilde tarihsel ilerlemenin eline verilerek efendi köle diyalektiği bugüne ulaştığı haliyle bütün dünyaya hakim kılınacaktır. Kleist'ın gençlik yıllarında "bir insanın bir hayat planı (Lebensplan) olmadan nasıl yaşayabileceğini anlaşılmaz" bulması otuzdört yıllık hayatı boyunca oradan oraya sürüklenerek yaşadığı dünyada hayatta pek bir planın olamayacağını göstermiştir; intiharıysa, özgürlüğün biz istersek kavramsız bir negativiteyle elde edilebileceğini.






[1] Numen (Noumenon) veya Ding an sich, yani "kendinde olan şey", Kant felsefesinde fenomenin ötesindeki bilinemez ve tanımlanamaz "gerçeklik", "gerçek bilgi" demektir. Bilginin imkânı ya da imkânsızlığına yönelik düşünceler çerçevesinde, özne'nin ilişki kurduğu nesnenin görüntüsünün ardındaki gerçek özünü tanımlama çabası olan numen, somutun ifade bulduğu "fenomen"'in karşıtı olup, varoluşsal özü ifade eder. Herhangi bir varlığın algımızdan bağımsız, kendi içinde oluşur. Kant felsefesinde numenin karşıtı fenomendir; çünkü fenomen algılarımızla oluşturduğumuz dünya, algılarımızla kavradığımız "gerçeklik" ve "bilgi"dir. Öz, kendinde şey ve phenomenon karşıtı olarak numendir. Asla bilinemez. Bizler sadece nesnelerin görünüşlerini bilebiliriz, kendinde ne olduklarını bilemeyiz. Kant bu konudaki düşüncelerini ve görüşlerini Saf Aklın Eleştirisi isimli eserinde belirtmiştir.


[2


] Philippe Lacoue-Labarthe, Jean-Luc Nancy, L'Absolu Litteraire, Éditions du Seuil, Paris: 1978.

Recent Posts
Archive
Search By Tags
Follow Us
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square