NANO-FAŞİZM ALEMİNDE KÖTÜMSERLİK


Bugün dünyanın neresinde yaşıyor olursak olalım tek bir gerçeklikle kuşatılmış durumdayız: yükselen ırkçılık ve destekçisi faşizm ki 1945'te sona erdiği düşünülen Alman faşizminden bugüne türlü biyolojik ve psikolojik mutasyonlar icat ederek insan denen yapıyı makrodan mikro ve hatta nano seviyelere kadar istila etmiş halde. Adorno'nun gayet net biçimde ortaya koyduğu gibi, Nazi döneminin noktalanışından sonra faşizm sona ermemiş, kapitalist iş, ahlak ve üretim mecralarında, otoriter kişiliğin[1] kendi üstünde kurduğu baskıyla içselleştirilmeye evrilmiştir. Bugünse, türlü türlü şiddet aracılığıyla, dünyanın farklı bölgelerinde faşizmi bir hayat biçimi, bir hayat gerçeği olarak benimsetmeye çalışan ABD bile ektiği kötülük tohumlarına kurban düşmüş durumda. Ya da, tüm bu gelişme ve sonuç aslında aynı projenin bir parçasıydı: yani, faşizmi arzulayan kitlelerin yaratımı Güney ve Orta Amerika, Orta Doğu, Asya, Afrika ve Avrupa'da başarıya ulaştıktan sonra artık sıra Amerika'ya gelebilirdi. Bütün bunlar yaşadığımız dünya için farklı tonlarda alarm zillerinin çaldığını gösterse de kulaklarımız makro ve mikro düzeyde faşizme alışkanlık sağladığı için başka tonlara sağırlaşmış durumdayız. Kulak zarımızı asıl patlatması gereken o tonu henüz duymadık çünkü o ton, sağırlaşmış kulaklarımıza henüz düşemeyen nano-faşizmin tonu ve işte bu yüzden duyulmazlığını koruyor. Bir takım insanlar bugün dünyanın heryerinde rahatça, göğüslerini gere gere ırkçılıktan ve faşizmden sözediyorlarsa, bu şu demek oluyor ki bu mesajların ulaşabileceği, kabul edilemez vahşet türlerinin kabul göreceği kitleler yaratılmış durumda. Bu durumda hepimizin yapması gereken şey, tek tek her hücremizi, her nöron ve her atomumuzu, bizi biz haline getirmiş herşeyi ince bir tetkikten geçirmemiz ... belki de bilmeden, istemeden, hatta karşı pozisyonlar üreterek günümüzün biricik gerçeği haline gelmiş nano-faşizme teslim olmuş, gelişmesine katkıda bulunmuşuzdur? Belki kulak zarlarımızı patlatmanın tam sırasıdır.


Jake ve Dinos Chapman kardeşler Anlamsızlık Aleminde adlı sergide kulaklarımızı sağır edecek bu sesle ilgili stratejiler geliştirmişler. Bu stratejinin temelinde türlü söyleşi ve yazılarından da anlaşılacağı üzere gerek Aydınlanma felsefesi ve Kant'ın, gerekse Adorno, Derrida ve Deleuze gibi çağdaş felsefenin izlerini görmek mümkün. Ayrıca, alt kattan en üst kata yayılan ses dalgalarında estetiğin ya da sanat felsefesinin neyi neye kurban ederek günümüze geldiğini, yoksullaşmanın ironisi ya da ironinin yoksullaşmasını izlemek patlayacak kulak zarlarının sancılarını taşıyor. Bir başka açıdan: duyulamazlığın son kalıntıları.


Altmış bin figürden oluşan "Tüm Kötülüğün Toplamı", sağırlaşmaya karşı kulak zarlarını tamamıyla patlatmak kaygısıyla ters orantılı bir şekilde kaostan çıkarılıp diaroma düzenine sokulmuş halde çıkıyor karşımıza. Kimine göre - örneğin, Claude Lanzmann - Yahudi soykırımının en ağır yanı temsil edilemezliğidiyse, burada gerçekleşen sahne, cam vitrinlerin çizdiği nesnelleştirme çerçeveleri aracılığıyla, "bakın, işte busunuz" diye haykırıp, temsil edilemezin izleyicide yarattığı dehşeti kullanarak, temsili yenibaştan kurmak. Sahi, acaba nasıl olurdu, Adorno ve Horkheimer'ın Aydınlanmanın Diyalektiği'nde[2] ısrarla altını çizdiği, insan denen öznenin bütün hükümranlık hırslarından kurtulmasını izlemek? Öznenin kendini yaratabilmek için öteki'ye uyguladığı şiddetin farkına varabilmek, kendimizi sürekli dışında tuttuğumuzu varsaydığımız şiddetin tam da ortasında yer aldığımızın, baştan lanetlenmiş olduğumuzun ayrımına varabilmek, kendimizi kendimize temsil etmeden temsil edebilme umudunun kırıntılarını taşıyabilir mi? Böyle bir şey mümkün olsa, karşımıza çıkabilecek tek şey iyimserlik üzerine kurulu her türlü etiğin reddi ve kötümserliğin kucaklanışı olmaz mı?


Kötümserlik: çünkü bir Aydınlanma projesi olarak insan bir başka insan ve doğa üstüne kurduğu tahakkümü eşitleştirerek varettiği demokrasi alanında hızla ilerleyip, Kant'ın numen'ini de hırs ve arzuyla Hegel'ci bir müdaheleyle altedecek, Tin'in kendisini tamamıyla açtığı, bütün çelişkilerin çözüldüğü, tarihin o muhteşem sonuna erişecekti. Gelin görün ki, tarihin sonu daha başından, insanın insan ve doğaya karşı açtığı savaşla, kıyımla belirlenmişti. Aydınlanma idealini kuran iyimserlik ve ilerleme düşüncesi, ya da ideolojisinin oluşturduğu genel sağırlık karşısında kulak zarlarını patlatma stratejisi düşünce tarihi boyunca Sofokles trajedisinden Nietzsche'ye, oradan Derrida'ya[3] ulaşan bir hatta zaman zaman tekerrür etmişti. Tragedya'nın Doğuşu'nda[4] Nietzsche'nin uyardığı gibi Sokratik adama dikkat etmek gerekirdi: herşeyi hesaplayan, içten pazarlıklı, aydınlanmacı kişiye karşı trajedi, ya da trajik yaşam biçimi, kötümserliğin karamsarlıkla karıştırıldığı bir durum değil, Jake Chapman'ın bir söyleşide dediği gibi şöyle bir durumdu: "Kötümserlik, içinde bulunduğu koşullardan sevinç duyar, üzüntü değil. Nietzsche Şen Bilim'de[5] neşeyle şunu hatırlatır bize: 'Ölümün yaşama karşı olduğunu söylemekten kaçınalım. Yaşayan, olsa olsa, ölünün bir türüdür, çok da ender bir türü'"[6].


Düşüncenin negatifi tekrar içine alma, sanatsal üretimin içinden çalıştırabilme isteği, Adorno'nun sanat yapıtının üretildiği sosyal koşullara sırtını dönüp, onun negatifini çıkartarak kendini sunuma açması gerektiği düşüncesini yansılayarak, "Neşesiz Ayaklar"da penguenler, balinalar ve kutup ayıları arasındaki kıyıma dönüşür. Animasyon harikası 2006 yapımı "Neşeli Ayaklar"ın aksine, bu işte vahşet ve şiddet sadece insanlıksız bir insanlığın kurucu öğesi olmaktan çıkarılıp hayvanlar dünyasının tam ortasına yerleştirilir. Bu hamleyle Chapman kardeşler bir açıdan Deleuze'ün Sacher-Masoch'un Takdimi[7] kitabında savunduğu Sadistin pozisyonuna ulaşırlar. Sadistin arzusunun ulaşmak istediği nihai nokta bütün dünyanın reddi ve sonuçta yokedilmesidir. Yalnız hemen hatırlatalım, bu pozisyon sadist ve mazoşistin ayrılmaz bir ikili oluşturduğu bir projenin parçası değildir: sadistin arzusu herşeyin reddinden geçiyorsa, mazoşistinki herşeyin olumlanmasıyla belirlenir. Sadistin arzusu bir bakıma Adorno'nun Negatif Diyalektik'te[8] savunduğu olumsuzlamayla eş bir olumsuzlamadır. Negatif diyalektik olumsuzlamanın olumsuzlanmasının asla bir pozitif değer ya da olumlama üretemeyeceği bir durumdur; üretiyorsa olumsuzlamanız yeterince güçlü değil demektir. Gerçek hayat ancak bu dünyayı kuran herşey olumsuzlandıktan sonra başlayacaktır. "Tüm Kötülüğün Toplamı" ve "Neşesiz Ayaklar"a bu açıdan baktığımızda, Adorno'nun felsefi yönden insanı kuran herşeyin reddine hayvanlar dünyasının da eklenmiş olduğunu görürüz: yalnız bu, "Neşeli Ayaklar" filminde ve daha bir çok benzeri örnekte gözlemlenebileceği gibi, antropomorfize edilmiş, insan özellikleri kazandırılmış, insanlığa zorlanmış bir hayvanlar dünyasının reddi; topyekün bir Rasyonalite eleştirisidir.


Kötümserlik, tıpkı Nietzsche'nin Sofokles tragedyasından yola çıkarak önerdiği trajik yaşam biçiminde olduğu gibi Aydınlanmanın reddinden geçer: Apollo ve Dionysos'un ya da form ve formsuzluğun birbirine üstünlük taslamadan oluşturduğu sanat yapıtında kendini bulur. Francisco Goya'nın "Savaşın Felaketleri" adlı gravür serisinden 80 gravüre suluboya müdahalelerle oluşturulan "Yaraya Tuz" serisinde, Chapman'lar şiddetin Goya'daki tezahürünün genel sanat tarihçileri tarafından insancıllığı korumakla alakalı bir durum olarak yorumlanmasına karşı çıkarak bunun bilhassa insan dediğimiz şeyin insaniyetsizliğinin ön plana çıkarılmasıyla alakalı bir durum olduğunu savunurlar. Sanatçılara göre Goya bu gravürlerde, insanın insana şiddetinin insan denen şeyin formunu bozduğunu ve dahası insanın temelde formsuz bir varlık olduğunu göstermeyi amaçlamıştır ve Chapmanlar suluboya müdahalelerle Goya'nın orjinal gravürlerinde yer alan formsuzluğu görünür hale getirdiklerini iddia ederler. Kuşkusuz burada ortaya çıkan ironi, belli bir tarihselliği her an riske atabilir, örneğin Jeff Koons'da olduğu gibi anlamsızlığın boşluğunda yüzen "sanat" yapıtlarını süslü püslü, bomboş, dekoratif objelere dönüştürebilir. Chapmanların pozisyonu Dostoyevski'nin Karamozov Kardeşler'indekine[9] benzer: "Tanrı yoksa her şey mübahtır" fakat bu her değerin bir ötekiyle yer değiştirebildiği göreceli bir değerler dünyasını getirmektense, göreceli değerlerin her an hiyerarşik bir düzen içine girerek her zaman bir aşkınsalı düşünceye davet etme riski taşıdığını gösterir.


Anlamsızlık Aleminde bir çoğumuz için henüz duyulabilirlik sınırını aşmamış nano-faşizmin kulak zarlarımızı patlatması gereken o kıyametkeş sesi için bir koza gibi. Tıpkı bir sanat-sanatçısının yapacağı gibi. Peki, sanat-sanatçısı ne mi yapar? Sanat-sanatçısı şizo-enseste giden yolda psikastenik bir aksiyon direkt'tir, kötümserlikten hiç korkmadığı gibi neşeyle her türlü figürsel ile iştigal eder ta ki bekar-makineleri soyut somut ayırımını eritip "clinamen"'ler yerçekimine iyice başkaldırıncaya kadar. Olumsuzlaması, bir isime sahip olmayı reddederek attığı görsel/işitsel imzasıdır.






[1] Theodor W. Adorno, Otoritaryan Kişilik Üstüne, çev. Doğan Şahinler, İstanbul: Say Yayınları, 2011.


[2] Theodor W. Adorno ve Max Horkheimer, Dialectic of Enlightenment, çev. John Cumming, London: Verso, 1989.


[3] Jacques Derrida, The Ear of the Other, çev. Peggy Kamuf, Avital Ronell, New York: Schocken Books, 1985.


[4] Friedrich Nietzsche, The Birth of Tragedy, çev. W. Kaufmann, NewYork: Vintage Books, 1967.


[5] Friedrich Nietzsche, Şen Bilim, çev. Levent Özşar, Bursa: Asa Kitabevi, 2003.


[6] "Nick Hackworth'ün Jake Chapman'la söyleşisi", Anlamsızlık Aleminde, Jake & Dinos Chapman, sergi kataloğu, İstanbul: Arter, 2017.


[7] Gilles Deleuze, Sacher-Masoch'un Takdimi, çev. İnci Uysal, İstanbul: Norgunk, 2007.


[8] Theodor W. Adorno, Negative Dialectics, çev. E.B.Ashton, London: Routledge, 1990.


[9] Fyodor M. Dostoyevski, Karamozov Kardeşler, çev. Ergin Altay, İstanbul: İletişim, 2015.

Recent Posts
Archive
Search By Tags
Follow Us
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square