ULUS BAKER ve DE-ZİSTANS


DE-ZİSTANS

Buradan gidenleri, nano-faşizm ülkesini terkedenleri yargılamaya, herhangi bir iyi/kötü çizelgesine oturtmaya hakkım yok çünkü ben de yapabilseydim, enerji seviyem müsaade etseydi, inanabilseydim dünyanın herhangi bir yerinin buradan daha iyi olduğuna, ve inanabilseydim dünyanın herhangi bir yerinin yersizyurtsuzlaştırmaya buradan daha yatkın olduğuna, giderdim. Faşizm bu, nano-faşizm ve gidecek bir yer yok; yer hep o aynı yer, re-zistans'dan vazgeçtim, sorun şu ara "de-zistans".


Benim bu noktada temel sorum şöyle olacak: Ben hiçbir yere gitmiyorum peki Ulus Baker nereye gitti? Kuşkusuz böyle bir soruyu metafizik ile açıklamak gibi bir niyetim yok.


"De-zistans" öncelikle rezistans'ın karşıtı değil; bir şeyi yapmaktan vazgeçmek ya da bir şeyi yapmaya son vermek değil latince etimolojisinde olduğu gibi senin karşına bir engel gibi dikilen bir şeyin karşısına dikilmeyi reddetmek demek; temelde, dikilme hareketinin reddi ve o yüzden dikey değil yatay bir haraket; bir zafer kazanmak ya da yenilgiye uğramakla alakası yok; ne de terketmek ya da savaşmak ile ... De-zistans kendisini senin karşına diken şey karşısında bir pozisyon almaktansa nötr kalmak demek. De-zistans ölmeden ölmek demek.


Karşına her zaman dikilen, sana yol vermeyen, seni engellediğini düşünen dikeyselliğin çaresiz kaldığı andır de-zistans. Yatay olmak haritanın, haritamsının, topografik olanın krize girişidir; ama asla pasifizm içermez çünkü yataylık katmanlardan oluşur ve zombiler her zaman ölü ya da canlılardan daha güçlüdür, kalıcıdır. Şimdi kimse sakın bilim-kurgu alanına girdiğimizi düşünmesin; de-zistans felsefe temelli bir olumsuzlamadır: bir sanat yapıtının sesini duymaktansa; sessizliğin sesini olumsuzlayarak, gürültünün bir aracıyla, kolaylıkla henüz sese dönüşmediği bir alanda biteviye kusmaktır. Kusmak ama içe kusmak olduğu için kendisinin bile bir kaçış çizgisine sahip olup olamayacağını bilemediği, bu yüzden kaçış çizgilerinin sürekli psikasteni'(1) ye eridiği, Kant'ın zaman ve uzam öncellerinin çalışmadığı bir Tarkovsky "zone"udur (Stalker). Uygarlık sapandan atom bombasına ulaşan bir çizgide ilerlemiş olabilir (2) ama bütün uygarlık tarihi aynı zamanda sapan lastiğinin üretim süreci olarak anlaşılabilir. De-zistans yatay sapandır.


GNOSTİSİZM VE KOTKAFALAR

Gnostisizm'in dinler tarihinde önemli bir yeri vardır. En başta "aşkınsal" olanın yerliyurtlu kılınması açısından: başlangıçta maddeyle alakası olmayan, hiçbir şekilde tam olarak kavramsallaştırlamayacak, evrenin her türlü oluşma kapasitesini taşıyan bir tanrı vardır ve ardından Sophia (bilgi) bu muammayı, soyutu, aşkınsalı bilinebilir kılma aracı olarak gelişir. Sophia bilgiye ulaşma arzusu yüzünden Pleroma'dan (gnostik cennet) ayrı düşer ama aynı zamanda Dünya'ya bir maddesellik kazandıracak Demiurge'ün varlığa gelişine neden olur olmaz ayrılır ve Pleroma'ya geri döner. Demiurge'ün yarattığı dünya, illksel Tanrı'ının bilinmezliği karşısında her zaman ikincil'dir ve ancak ve ancak onun kötü bir kopyası, yani simulasyonu olabilir. Aşkınsalın gerçek doğasını anlamak için maddeselliğin, bu yanlış temsilin bir köşeye bırakılması ve "intiution" aracılığıyla gerçek olanla ilişkiye geçilmesi gerekmektedir. Bütün dinlerin kaynaklandığı mitolojiyle tipik bir akrabalığı var gibi görünse de gnostisizmi öteki tek tanrılı dinlerden ayıran şey, dünyanın kötülüklerle dolu bir dünya olmasının nedeninin insanın temel kötülüğü olmasından ziyade, ilk Tanrı tarafından doğrudürüst bir şekilde planlanamamasından, temsil yoluna koyulamamasından kaynaklanır. İlksel tanrı bilinemezliği içinde, Demiurge tarafından yanlış bir maddesellik içinde bize aktarılmıştır. Fakat kötülük ilk Tanrının kapsadığı içkinlik alanından mı yoksa yanlış bir temsil etme tekniğinden mi kaynaklanmaktadır? Bu ilksel Tanrı kötülük içerebilme olasılığını taşıdığı için daha sonra Gnostisizm bütün dinler tarafından bir heresy olarak yorumlanmış ve bu yüzden her dinin kendisini kurabilme aracı olarak bir peygamberin bu dünyaya gelmesini şart koşmuştur. Bu aracı bize doğru temsiliyeti öğretecektir. Orijine dönme anı, doğru temsili kurmakla eş anlamlıdır ama lütfen, hey kotkafalar bu temsil anını kim size bugüne kadar doğrudürüst kurabilmiştir? Yoksa sizin bugün bütün ruhaniliğinizi, Aztek sunaklarında kurban ettiğiniz ruhaniliğinizi gaspeden şey aynı o Demiurge kafası, maddeselliği size ruhanilik olarak yutturmaya çalışan ve sizin de sonsuza kadar fasulye, mercimek, kömür yardımı olarak kabul ettiğiniz Demiurge ile aynı şey midir? Maddeden başlasanız herşeyi görebileceksiniz belki ama maddenin de ruhanilik kadar zehiriniz olduğunu kuşkusuz asla kavrayamayacaksınız. Despot aşkçıları.


DOLAYLI EYLEM

Kotkafaların bugün artık bütün dünyaya hükmettiği gerçeğini kabul edip, metafizikten çıkış yollarını düşünmeye başladığımızda karşımıza Ulus Baker çıkabilir, kuşkusuz kendisinin bir zamanlar tanımlamış olduğu "Dolaylı Eylem" kavramı bize müsaade ettiği kadarıyla.


Siyasal alanın kısıtlanması üstüne yazılmış "Siyasal Alanın Oluşumu Üzerine Bir Deneme"(3) adlı uzunca makalesinde Ulus olumlu ya da olumsuz olsa da dolaysız eylemin devlet makinası tarafından nasıl da özümsenerek haklarını ancak seslerini çıkarmakla, eyleme geçmekle ifade edebilen modern halk kavramının üstünde oynanan bir stratejiye dönüştüğünden sözeder.


Devletin siyaseti sürdürebilmek, onlar için çalıştığını vatandaşlarına yutturabilmek için siyasal alanı sürekli kısıtlaması gerekmektedir ki ancien régime'e has ayaklanmalar ancak sanal alanlara taşınabilsin ve medya kanaatlar dağıtırken, bir zamanlar kanlı biçimlerde bastırılan isyanlar, ayaklanmalar hem hak tanınan ama sözellik alanında sürdüğü sürece hiçbir zararı olmayacak şikayetlere dönüşsün. Ulus yazısında her ne kadar böyle bir ayrıma gitmese de, dolaylı olumsuz eylem aslında devletin kendi yönetim aygıtları ve sömürü sisteminin devam edebilmesi için tebasına çaktırmadan yutturduğu, Ulus'un inanılmaz ayrıntılarla antik yunan kentlerinden günümüze ulaştırdığı oldukça yavaş ve oldukça dolaylı bir eylemin sonucu gelişmiştir. Örneğin, bunun karşısına oturttuğu action directe'in eylemselliğinde anında müdahale, eylemin arzu ettiği sonucu her zaman ertelemektedir çünkü küresel anlamda bugün bütün devletlerin bu tür olumlu ya da olumsuz dolaysız eylemlere verdiği tek bir ad vardır: terörizm. Devlet terörü hiç olmaması gerekenin aksine günümüzde zaman zaman dolaysız olarak karşımıza çıksa bile, terörizmin temelinde kendi zoraki kitleleri yönetme arzusunun yattığını zaman zaman açık etse bile, Urterörist her zaman devletin kurduğu, idame ettirdiği sistemi bozmaya çalışan saldırgan olarak formulize edilir. Bu arada, elçabukluğu gerektiren sahte bir aşkınsallıkla, devlet her zaman mağduriyete uğrayan bir yapı olarak kurulur. Oysa, Ulus'un da tartıştığı gibi teröristin amacı bir şikayetini iletmek ya da görünür hale getirmek, hakkını aramak değil kurulu sistemin baştanaşağı hata olduğunu, aşkınsalın kitlelerin uyuşturucusu olduğunu ifade etmektir.


LEIBNIZ

Ulus'un Leibniz okumasında herşey yerli yerinde görünse de, dolaylı eylem bağlamında monadların ifade etme gücü üzerine söylenmesi gereken bir iki şey daha vardır. Deleuze'ün Leibniz felsefesini radikalleştirmesinin, Leibniz'e arkadan yaklaşma yönteminin temelinde, Leibniz'in ancak bir dünyaya tanıdığı, sürekliliğe, en iyi sürekliliğe sahip olduğu için Tanrı tarafından mümkün olanlar arasında en iyisi olduğu için seçilen dünyanın yanında varolan sayısız eşolası dünyaları olasılığa açmak vardır (4). Bu şu anlama gelir: süreklilik riske atılmış gibi görünse de, içinde bütün olası dünyaların eş varolma hakkına açıldığı böyle bir evren kaçınılmaz olarak sürekli olacaktır ama bunu görebilmek bir başka bakış açısını gerektirir: süreklilik ne dereceye kadar "arborescent" ya da ağaçsı bir yapı olarak değil de rizomik bir yapı olarak görülebilir? Yani, sürekliliğin bir nedensellik ilkesi taşımadığı bir yapı. Böyle bir evrendeyse, aksamalar, kesintiler, kazalar klasik anlamda sürekliği bozsa da kontrolün dışarıdan sağlandığı bir süreklilik yerine tamamıyla içkin bir evren kurulacaktır. Dolaylı eyleme ya da siyasal alanın devlet makinası tarafından sürekli kısıtlandığı, ya da siyasal alanın devlet hegemonyasına sürekli dahil edilerek siyasete dönüştürüldüğü gerçeğine bu açıdan bakacak olursak, monadların ifade gücünün, ifade edebildikleri sürece varolabilme gücünün, eylemsellikle yeni bir ilişkisi kurulabilir. Ulus dolaylı eylemden sözederken "rezistans"tan bahsetmez, Machiavelli'nin Hükümdar'ı (5) siyasal olmasa da siyaset alanının nasıl kurulacağına dair ipuçlarının verildiği ilk örneklerdendir. Hükümdar elindeki toprağı, bu toprakta çalışan halkı kendi baskısı altında tutabilmek için olumlu ve olumsuz dolaylı eylem arasında gidip gelecektir ve akıllıysa tercih etmesi gereken kaba güç yerine dolaylı eylem, diplomasi ve strateji olmalıdır. Halka sunulan siyasal alan herhangi bir rezistans alanına dönüşmeden dönüştürülmelidir. Öte yanda, endüstri devrimi sonrası toplumlarda sınırlanan, sınırlandırılmaya çalışılan şeyse, hükümdarın dolaysız eyleminin artık parlementer rüyaya açıldığı bir alanda gerçekleşir. Bir başka deyişle, rezistans dikey devletin karşısına dikilip, daha öncekine benzemez bir hak arayışına dönüşür. Michael Kohlhaas (6) ile Baader Meinhof arasındaki fark ilkinde kendini ifade edebilme, dışavurum sayesinde gerçekleşebilecek şey olarak sunulan siyasal alanın, Despotun dolaylı ya da dolaysız eylemi aracılığıyla, Monad'ı her zaman olası en iyi dünyada yaşadığına inandırarak uzak tutulmasında yatar. Kanla bastırılan isyanlar dışında, monada sürekliliğini ancak despotun iktidarıyla kurabileceğini iyice beletmek, ancak ve ancak Despottan uzanacak bir yardım eli sayesinde kendi varlığını sürdürebileceğine inandırmak gerekir. Burada rezistansa ne kavramsal ne de edimsel anlamda yer yoktur çünü re-zist etmek karşına dikilen, dikildiğini varsaydığın bir otorite karşısında imleme ("signification") zincirini kıracak şekilde kendini ifade edebilmek demektir. Oysa burada ifadenin ifade edilebilme koşulu Despotun kendisini görünmez kılmasıyla doğru orantılıdır. Despot ne kadar diplomasi ve stratejiyle davranmayı becerebilirse, dikeysel otoritenin temelini aşkınsala bağlayabilecektir. Görünmez kılınan şey, iktidarın, otoritenin kendisinden kaynaklanmadığıdır; olayların gidişi budur, gerçek ve doğa elele vermiştir bir kere. Kohlhaas o yüzden feodal yapılarla girdiği savaşta hakkını ararken amacı adaleti adaletsiz bir sistem içinde inşa edebilmektir, o yüzden kendisine kalan son fırsat o derebeyinin geleceğini içinde saklayan kağıdı yutmak olur. Derebeyini o çok merak ettiği gelecekten mahrum etmek, despotun aşkınsalın ardına sakladığı hükmetme gücünü görünür hale getirmek demektir. Yutulan, "incorporate" edilen bu hakkın siyasal alan talebine dönüşmesi ancak modern devletlerin kurulmasıyla tekrar hortlayacakt ve bu arada bu mektubun içeriği 19. yüzyılda psikiyatrinin alanına dahil edilecektir.


Bu dahil edilişe daha sonra tekrar döneceğiz ama ondan önce bir de modern devletlerde sürekli bastırılmaya çalışılan siyasal alanın nasıl ortaya çıktığına bir göz atalım. İfade eyleminden yeterince payını alamadığı için rezistansın mümkün kılınmadığı despotik yapı, aşkınsalın iflası ve despotun görünürlük kazanmasıyla sonuçlanınca başlar bütün tarihsel kırılmalar. Orada Fransız devrimi, burada ayaklanmalar ve bir de Büchner ve Lenz (7). Lenz ondokuzuncu yüzyıl başında yataysallaşarak monarşik hegemonyanın siyasalı sınırlandırma ve sonunda yoketme amaçlı gelişimine karşı girişilmiş ilk de-zistans hareketidir. Tanrı-Baba-İmparator dikeyselliğine karşı dikilen bir re-zistans olmaktansa yataysallığı sayesinde psikastenik bir evrene eriyecek, henüz bir geçerlilik kazanan ve taşıdığı kişiye zorunluluklar yükleyen yurttaşlık kavramı karşısında, dağları tepeleri hiçbir amacı olmadan aşacak ve bu yürüyüşleri sırasında tek derdi "kafası üstünde yürüyememek" olacaktır. Çoğu zaman bir şizofreni vakası olarak nitelendirilse de, şizofreninin – Deleuze ve Guattari'den öğrendiğimiz gibi – nasıl da özgürleştirici bir güce sahip olduğunu anlatır bize Büchner (8). Bu bağlamda şizofreni ve yataysallık arkadaşdırlar; Kantçı zaman-mekan koşullandırmalarını aşıp, özne'nin kendini her zaman bir Gestalt anlayışıyla, önplan/arkaplan karşıtlığı içinde, önplana çıkararak varettiği arkaplana erimek isterler. Peki ne vardır bu arkaplanda? Deleuze'ün "bireysellik-öncesi tekillikler" diye adlandırdığı, deney ve deneysellikten oluşan aşkınsal ama aynı zamanda ampirik olan bir içkinlik düzlemi. Aşkınsallığını kaotik bir "tutarlılık düzlemine", ampirikliğini ise "organizasyon düzlemine" (9) ve bu iki düzlem arasında birbirini öncellemeyen bir ilişki olmasına borçludur. Üstünde yaşadığı yaprak ya da dalın biçimini ve rengini almış bir peygamber devesi canlılık ve cansızlık arasında gider gelir, acıkmak ve çiftleşmek gibi temel içgüdülerini tatmin etmek dışında arkaplana kaybolmuşluğun keyfini çıkarır.


Büchner novella'nın sonunda Lenz'e ne olduğuna dair bize çok net bir bilgi vermez. Lenz içine düştüğü bunalım sonucu bir kaç intihar girişiminde bulunsa da ölmez, yalnızca bir atlı araba onu Rahip Oberlin'in yanından alır ve Strassburg'a götürür. İçinde koskocaman bir "boşluk"la, ne bir "korku" ne de bir "arzu" duymadan yaşamaya devam eder. Katatonik kilitlenme anı organsız beden'in sıfır noktasıdır ve buradan ya dosdoğru bir kliniğe gidecek ya da muazzam bir kaçış çizgisi yaratacaktır. Lenz'in durumu ondokuzuncu yüzyılda benzer re-zistans ve de-zistans vakaları karşısında psyche'nin, tinin siyaset alanından ayrılarak yeni yeni keşfedilmeye başlanan nöroloji, psikiyatri ve psikanaliz alanlarına aktarılmasına çok iyi bir örnek oluşturur. Jean-Martin Charcot, Pierre Janet ve Sigmund Freud.


"Siz bir şey duymuyor musunuz? Bütün ufuk boyunca haykıran, adına sessizlik denilegelmiş o korkunç sesi duymuyor musunuz?" (10) der Lenz, Strassburg'a götürülmeden az önce.


Sessizliğin sesini duymak de-zistans için yeterlidir, bundan sonra ne olacağı psikastenik bir uzama erimiş Lenz'in dolaylı eylem'i olacaktır.


IGNORAMUS

Ulus'un Deleuze'den devraldığı, bilinçdışını üretme projesini "ignoramus" (11) kavramı üstünden nasıl geliştirdiği üstüne birkaç şey söylemek, bu projenin iskeletinin "kavramsız negativite" (12) kavramımla buluştuğu ve ayrıştığı noktaları göstermek istiyorum. Kuşkusuz bunu yapmaktaki amacım, ne doğrudan Ulus'tan yola çıkarak bu kavramı ortaya attığımı ne de "kavramsız negativite"nin doğrudan Ulus'un yaratmaya çalıştığı pozisyona ışık tutabileceğini iddia etmek. İkisinin de aksine, her iki kavramsallaştırmada eksik kalan, bilinçli olarak eksik bırakılan, bu yüzden kavramsızlığı anlatırken kavramsızlığın kavramını tam anlamıyla kurmaktan ya da "bilmiyorum"un bilmediği şeyi net çizgilerle ortaya koymaktan kaçınmakla Ulus ile bir kavram üretmekten de öte, kavramsızlık bağlamına birşeyler paylaşmış olduğumuzun altını çizmeden çizmek istiyorum.


Deleuze "bilinçdışı üretilmesi gerekir" derken bir önceki dönemin Situasyonistlerinin önerdiği "Haçienda (malikane) inşa edilmeli" (13) deyişiyle rezonansa girerek, bu üretimin siyasal bir eylem olarak anlaşılması gerekliliğinin önemini vurguluyordu. Ulus'un son derece ayrıntılı bir şekilde açtığı, siyasal alanın siyaset tarihi içinde daraltılarak, siyaset tarafından ele geçirilmesi, ve sosyal protesto eylemlerinin, toplumsal uzlaşmazlık, anti-sosyal kişilik türünde klinik tanımlara indirgenerek ruhsal şikayetlere dönüştürülmesiyle oluşturulan bir başka alana, 19. yüzyılda psikiyatri ve daha sonra psikanalize teslim edilmesiyle oluşturulmuş bir kavramdı bilinçdışı. Freud'un tinin genel yapısını kurarken girişmiş olduğu bütün analizler, ürettiği bütün kavramlar temelde bilinç ve bilinçdışı arasındaki sınırın nerede çizilmesi gerektiği ve böylelikle topografik alana dönüştürülecek bilinçdışının Kant'ı geride bırakacak şekilde bir bilgi alanı haline getirilmesiyle ilgiliydi. Bir başka şekilde söyleyecek olursak. Freud'un insan tinini haritalaştırma metodu Hegel'in Kant'taki "numen" (14) çetincevizini diyalektik bir kolaycılıkla ele geçirmesine benziyordu. Önce zaten siyasal alandan uzaklaştırılarak psikanalize teslim edilmiş insan ruhunun gizemli yapısı bilinebilir/bilinemez sınırıyla topografik bir alana projekte edilecek ve ardından beliren haritadaki bilinemez olan bölgeler bir antik ya da ortaçağ haritasında olduğu gibi "terra incognita" olarak adlandırılacaktı. Bu tür haritaların çoğunda olduğu gibi haritada bilinmeyen bölgelere, imgelem gücünün sınırlarından gelen üç başlı ejderhalar, at kafalı inek vücutlu yaratıklar ya da canavarımsıyı davet eden uğursuzlukta canlılar yerleştirilecekti. Freud'un derdi bu sınırları düzgün bir şekilde bize üretilmiş olarak sunabilmek, her birini nedeni keşfedilecek semptomatik bir yapıya oturtabilmekti: yani herhangi bir Hegelci sentez durumunda karşıt görülen durumun önce olumsuzlanıp, daha sonra sentez sınırlarına alınması ve ikinci bir olumsuzlamayla sentezlenmiş ve aşılmış olduğunun farzedilmesi gibi: aufhebung.


Oysa "ignoramus"un bilmiyorum'u bu bilinmez coğrafyalarda insanlıktan çıkmış bedensel yapıların semptomatik temsilleri karşısında umursamaz bir tavır takınıp "imaginaire" olanın "réel"de et ve kemiğe bürünerek karşımıza çıkacağı anı beklemektir. Böyle bir karşılaşma anına kadar, yani böyle bir karşılaşma anına kadar bedenimin ne yapacağını bilemeyeceğim için "bilmiyorum" demekle ilgilidir. Bilinçdışı ancak bir realite kazanacağı an varolabilir ama bu Deleuze'cü bir bakış açısından, aktüel/sanal karşıtlığına çekilerek, her iki birimin de birbirinden izole edilerek asla mutlak biçimde elde edilemeyeceği, her zaman türlü miktarlarda birbirlerinin içinde halihazırda titreştikleri, ve bir olay felsefesi olmadan varolma anlarının tespit edilemeyeceği bir anlayışla tekrar gözden geçirilmelidir. Karşılaşma, bize hazır, tamamlanmış gelen ve yapılanışında her zaman geçmişin üstünlüğü ilkesinin gözardığı edilemez ağırlığını barındıran bilinçdışının konumlandırıldığı lineer bir zaman anlayışı yerine, her an her zaman tetikte olmayı gerektiren, zamanın geçmiş ve geleceğin şu an'a şimdi'ye akarak oluşturulduğu Bergsoncu bir "durée" anlayışı içinde düşünülmelidir. Ignoramus'un kurmayı amaçladığı bilinçdışı Nietzsche'ci bir amor fati (15) olmaksızın kavramsalın dışına çekilemez. İgnoramus için karşısına ne çıkarsa bedeninin ve ruhunun daha önceden öngöremediği ama tetikte olmanın neşesiyle kendisini, ben'i canavarlığın sınırlarına sürükleyecek, gerek ben, gerekse "ben" düşüncesinin çıkarsandığı model/kopya ilişkisini bozacak, "terra incognita"yı bilinç ve bilinçdışı arasındaki sınırın önceden üretilmediği bir düzleme taşıyarak ben'i ben yapmanın her zaman çuvallatıralacağı bir atopolojik sapma gerekir.


Önceden pazarlanmış bir Hegel diyalektiğinin reddi olarak tanımlayabileceğimiz bu kavramsallaştırmada, kavramsızlığın önemini belirtmeden geçmek Ulus düşüncesine ihanet etmek olur. Bu bağlamda, Ulus'un Freud'daki Oedipus analizinin önemi büyüktür. Oedipus, ya da Oedipus kompleks, Freud'un biçim verdiği, kavramsallaştırdığı şekliyle bilinçdışının endekslendiği bir başyapıttır. Ancak bu başyapıttaki temel sorun, Freud'un yorumunun aksine, rüyamda bu kompleksi görmem değil Oedipus'un beni rüyasında görmesi sorunudur. Ya da, bilinçdışımda oluşan aksaklıklar ve dolayısıyla gelişen bir nevroz hezeyanıyla psikanaliste koşmamın temelinde Kurt Adam'ın rüyalarında sürekli gördüğü sahnenin tekrarı mı, yoksa kurtların rüyalarında sürekli beni görüyor olmaları mı yatmaktadır? Kavramın yorum ötesinde, dahası psikanalizin bir kavram olarak elde edilebilme olasılığı, yani keskin bir bilinç/bilinçdışı ayrımıyla korunabiliyor olması gerçekte rüyalardaki gösteren ve gösterilenin bıkmaksızın birbiriyle yer değiştirmesi ve anlamın sürekli ertelenişinin yoruma açılma olasılığıdır. Bir başka deyişle, yorumun asla kapı dışarı edilememesidir, Freud'da kavramı kuran. Bu haliyle bile, yani Oedipus'un sürekli rüyama girmesi, Oedipal anıların hep geri gelerek beni rahatsız etmesi, Oedipal yapının evrensel geçerliliğini ispat edebilir ama öte yanda, hep o öte yanda, kavramın çoğulsallığı reddederek, olumsuzlayarak, negativitesini bana zorlayarak, yorum anında, beni bir daha olumsuzlayarak, beni ve kendini olumlu kılma çabası vardır. İgnoramus'un bilinçdışını kurma çabasında afirmasyonun gücü hep bir kavramsız negativiteden kaynaklanmaktadır çünkü olay başına gelinceye kadar ignoramus sorusunu korur: "bu beden ne yapabilir?" demek, bedenin yapabileceği şeyleri baştan verilmiş olduğunu reddetmek – olumsuzlamak – ancak ve ancak olay başına geldiği zaman onu olumlamak, "amor fati" demektir. O yüzden Odipus'un rüyasında seni görmesi ya da kurtların Kurt Adamı rüyalarında görmesi, bilinçdışının atopolojik bir kavramsızlığa açmanın kilit noktasıdır. Kavramın kendisini kavramsızlığa taşıdığı, bilinçdışının bilinemezliğiyle negativiteyi kuruluşuna çağırdığı, "Haçienda inşa edilmeli"dir.


DESPOT AŞKÇILARI / NANO-FAŞİZM

Ulus'un bir çok yazısında, fragmanlarında ya da kısacası külliyatında karşımıza olumlayan bir negativite gücüyle oluşmuş ve eleştiriyi hakkeden, hatta yerden yere vurulması gereken bir insan türü vardır: Kanaat insanı (16). Ben bunlara despot aşkçıları demek istiyorum çünkü despot aşığı demek iyi ya da kötü sonuçta kendi başına ürettiğin aşk anlamına geliyor. Despot aşkçılarıysa, bu aşkı kendi organsız beden alıştırmalarından değil ama bilhassa despotun hükümranlığı altında bir emir-komuta zinciri içinde, despotun onları çifte olumsuzlamasıyla oluşturduklarının farkında bile değiller.


Gnostisizmin bir yüzü de bu: kötülüklerin ardındaki bütün suçun Demiurge'ün olduğunu görmemek için, Demiurge'ün arkasında yatan aşkınsal ilk ilkenin yeniden organize edilerek kişiselleştirilmesi gerektiği gerçeğini görmemek için bu aşkçılık. Bunun bir başka adı daha var: nano-faşizm. Nano-faşizmin mikro-faşizmden ayrıldığı nokta mimesis üstüne kurulu olmamasıdır. Mikro-faşizmde hala bir figür, model vardır ve bütün öznesel kurulum eylemleri bu figürün taklit edilip içselleştirilmesiyle oluşur. Nano-faşizmdeyse ne figür ne model kalmıştır, biyolojik anlamda bir mutasyondan geçilmiş, faşisti faşist yapan bütün özellikler zaten verili bir paketle gelmekte ve kuluçka süresinden sonra iyice dallanıp budaklanmaktadır.


Alman faşizminin basit bir tekrarı gibi görünse de Nano-Faşizm, Doğu ve Batı kapitalinin bir despotun yönetimine verilerek bir islamo-kapitalist-despotik-makinanın oluşturulduğu Türkiye Cumhuriyeti'nde geliştirilmiş bir faşizm biçimidir. Alman Nazizminin yükselişinde Führer'in libidoyu tekelleştirip, ülkedeki her siyasi öznenin arzu-üretim-makinasını ele geçirerek hükümranlığını kurduğu aşikardır. Führer'in bunu becerebilmesinde en büyük pay ifadenin öznesi ve öznenin ifadesi arasındaki farkı (17) ne dereceye kadar güdümü altına alabileceğinde yatar. Örneğin, bu aşamada Führer'in ontolojik düzeni, erkin kurumsallaştırılması bağlamında makro düzeyde aşkınsal bir özne yaratmıştır. Makro-Faşizm'de kişi ifadenin öznesi olarak kalmaya rıza gösterdiği sürece kendisine bu erkten pay alma hakkı tanınmıştır.


Makro-Faşizm'in savaş sonrası döneme aktarıldığı biçimiyle, Mikro-Faşizm, Adorno'nun aynı adı taşıyan araştırmasında (18) açıkladığı gibi "otoriter kişilik" olarak çıkar karşımıza. Mikro-Faşizm'de ifadenin öznesi ve öznenin ifadesi arasındaki farkı güdümü altına alan bir Führer'e gerek kalmamıştır çünkü bu baskı özne tarafından içselleştirilmiş ve uygulamaya konmuştur. Mikro-Faşizm'in bu içimizde tıkır tıkır çalışan saati Deleuze ve Guattari'de molar ve moleküler ayrımına dönüşür. Bu dönemde faşizmin başarısı kapitali ekonomik olandan bağımsız kılarak sahte arzu-üretim-makinaları yaratmasında yatar. Öznenin ifadesinin molar/moleküler farkını canlı tutarak varettiği siyasal'ı günlük sıradan siyasete kurban ettiği sürece pay alabileceği reel politikaya bir davettir bu.


Nano-Faşizm ise makro ve mikro aşamalarındaki faşizmin Türkiye gibi Batılı olmayan ülkelerce özümsenmesi sürecinde ortaya çıkar. Toplumsal, ekonomik ve siyasal baskıların olağanüstü derecelere ulaştığı bu tür ülkelerde olan şey ulusal ve uluslararası kapitalin Doğulu anlamda tekelleştirilmesidir: Neandertal Kapitalizm. Bu süreçte, laiklik ilkesi üstüne kurulmuş Batılı anayasaların aksine, aşkınsalın kişiselleştirilmesine asla izin vermeyecek İslam temel aktördür. Sonuç olarak bu aşamada ifadenin öznesi ve öznenin ifadesi arasındaki fark bile ortadan kalkar. Bu demektir ki, Nano-Faşizm'de ne makro düzeyde kurumlar tarafından organize edilen dışsal faşist bir baskı ne de bunun özne tarafından içselleştirilmesi vardır: Kişi artık faşist, bir nano-faşist olarak doğmaktadır. Neandertal Kapitalizm'in ürünü olarak, nano-faşist tüm dünyası itaate çözünmüş, itaatin ne olduğunu bilmeden itaat eden, biçim dışından biçime geçişinin önü sonsuza kadar tıkanmış, Aydınlanma öncesi döneme ait, birey-öncesi tekilsizliktir.


EKSİK/KAVRAMSIZ

Bir tartışmanın, dahası kavramsallaştırmanın eksik bırakılmasıyla kavramsız bırakılması arasında fark olduğunu düşünüyorum. Hani bazı resimler vardır, sanatçının ömrü yetmediği için eksik, tamamlanmadan, bitirilmeden kalan ya da örneğin, Adorno'nun Estetik Teorisi gibi fragmanları ki hep sonsuz kalacaktı, o takım yıldız mantığının öngördüğü gibi ama ölümünden sonra eşi tarafından toparlandı.


Olmadı, gelin Nietzsche'ye gidelim. Güç İstenci'ni oluşturan fragmanların, aforizmaların kızkardeşi tarafından Nazilerin ekmeğine yağ sürecek şekilde bir araya getirilişi gibi.


Ulus'un hayatı eksik bırakması içimizde hep bir burukluk yaratacak, şu an ölmüş, hayatta olmayan bir arkadaş üstüne yazı yazmanın bende yarattığı gibi. Dostluk, yok benim dostluğa vaktim olmadı Ulus'la; kendinden kaçan, sürekli kendinden kaçmaya mahkum ettiği hayat, sürekli kaçış çizgileri düşleyen, bu kaçışların, Sami Baydar gibi dünyadan çıkış yolları düşleyen o güzel hayat/hayal gücü dostluğun banal birşey olduğunu öğretmişti ona; yazılarında okuyucuya teklif ettiği o dostluğun hayaletimsi geri dönüşleri bizleri hep Abraham ve Torok'un lahitbilim ("cryptonomy") (19) adıyla öne sürdükleri psikanaliz ötesi buhranlarla rahatsız edecek, çünkü Ulus'un ignoramus dalgası semptomatik bir vaka olmaktan çok de-zistans adını verdiğim kavramsız negativiteyle rezonans içinde.


Benim Deleuze felsefesinde Derrida'ya referansla nerede durduğumu bilen bilir. De-zistans Deleuze düşüncesini rahatsız etmek üzere daha önce icat ettiğim de-zonans'a (20) benziyor, ama tam da öyle değil. Sonuçta, de-zonans sonic/ses'e ait bir kavramdı, duymak, işitmekle alakalıydı ve birey-öncesi tekilliklerin gürültüden sese geçişini sorunsallaştırıyordu. Benzer bir bakış açısından, de-zonans günlük hayatta kolayca gürültü diye adlandırdığımız şeyi henüz duymamamışlığımız, form'u, biçim'i unutmadan, gürültü dediğimiz şeyi duyamayacağımız, sinir bozucu geç dönem Beethoven sonatlarında olduğu gibi gürültüye ancak işaret edebilen bir durumu betimliyordu. Gürültü ama nerede bu gürültü?


De-zistans'ta dolaylı bir şekilde de olsa Ulus'un varolmama, olumsavar bir pozisyon yaratmış olmasıyla ilgili şöyle durumlar var. Temel sorumuz bedenin ne yapabileceğiyse, yani bir "virilité", canlılık kazanarak, Lucretius bağlamında her atomunun "clinamen" (21) içereceği bir nedensizlik kazanabileceği durumlar yaratabilmesi ve bunun aksine, bedenin yapamayacak olduğu şeylerle, bedenin tahrip edilmesi gereken bir yapı olarak düşünüldüğü takdirde, karşımıza negativitenin panzehir olabilecekken aşırı dozda kullanılması yüzünden ölüme neden olabileceği olasılığı olarak çıkıyor olması. De-zistans bu açıdan bakıldığında, belki de hiçkimse tarafından özümsenmemesi gereken bir pozisyon. Öte yandan, Gnostik bir yaklaşımla, aşkınsalın kavramlaştırılmasının eleştirisini eylemin temeline oturtan bir yaklaşım olarak düşünüldüğünde, yani seni sürekli olumsuzlayarak, senin sen olmanı çifte olumsuzlamayla olur kılan ama hep zaten ölmüş olduğunu varsayan bir yaklaşım olarak düşünüldüğünde, illa da ölmen gerekmiyor. Zombi. Eksik bırakılan hep geri dönüyor ama otoritenin diliyle. Çünkü o hep ek-sik. De-zistans appendiks olmayan bir ek-siksizlik ya da sik-sizlik. Analiz mi? Hayır. Anal-iz, evet! Schreber!


SINIR / EŞİK / OLUMSAVAR

Ölümünden sonra Deleuze üstüne yazılmış en güzel makalelerden biri olan, "Gilles Deleuze'ün Son Mesajı" adlı makalesinde Isabelle Stengers şöyle yazar:


Abécédaire'i izlemiş ya da Bin Yayla'nın "Yakalama Aparatları" adlı bölümünü okumuş herkesin bildiği gibi eşik konusunun, kendisinin geçmişte alkolle olan ilişkisiyle ilintili olarak, Deleuze düşüncüsünde çok özel bir yeri vardır. ""Sınır' ve "eşik" arasında kavramsal bir fark vardır. Bir alkoliğin son kadehe verdiği ad nedir? Bir alkolik ne kadar alkolü kaldırabileceğine dair öznel bir değerlendirme yapar. Kaldırabileceği miktar, bir alkoliğin bakış açısından, tekrar içmeye başlayabileceği anın oluşturduğu sınırdır (tabi ki bir ara verme ya da dinlenmeden sonra ...). Bir de öte yanda, bu sınırın ötesinde, alkoliğin asemblaj değiştirmesine neden olacak bir eşik yatar. (...) Alkoliğin kendisini aldatıyor olup olmadığının ya da "Bırakacağım" temasını, son kadehim temasını çok tuhaf bir biçimde kullanıyor olmasının çok az bir önemi vardır

. Burada önem taşıyan şey kendiliğinden üretilen marjinal bir kriterin varlığı ve bütün "kadeh" serilerinin değerini tespit eden marjinalist bir değerlendirme biçimidir." (22)


Stengers makalesinin girişinde kullandığı bu alıntının ardından Deleuze'ün Guattari ile birlikte yazmış oldukları son kitap Felsefe Nedir?'i (23) Deleuze'ün entelektüel üretimi bağlamında bir sınır mı yoksa eşik mi oluşturduğunu tartışır. Stengers'in ulaştığı sonuç bu son kitap ile bir eşiğin geçilmiş olduğu, yani Deleuze'ün bu kitapla üretmiş olduğu bütün serilerin ihtiva edildiği bir içkinlik düzleminin tamamlanmış olduğudur. İçkinlik düzlemi deyince, Felsefe Nedir?'den öğrendiğimiz gibi, her dönemin, her düşünürün kendisine has bir içkinlik düzlemi vardır ama düzlemin tamamlanmış olması, yani eşiğin geçilmiş olması başka olası dünyalarda başka içkinlik düzlemlerine davetiye çıkartmak demektir, o son kadehin asla gelmeyeceğini bilerek. Durum, Deleuze'ün Nietzsche için yazdığı paragrafı hatırlatır:


Tam tersine Nietzsche, hastayken dahi sağlığını kaybetmez; sağlığını, artık uzaklığı olumlayamadığında, yani kendi sağlığı aracılığıyla hastalığı, sağlık üzerine bir bakış açısı olarak artık kuramadığında kaybeder (işte o vakit, Stoacı’nın söylediği gibi, rol tamamlanmış ve oyun bitmiştir) (24).


Deleuze'ün değerlendirmesinin aksine, bakış açısını kuramamanın gizeminin ya da öyle bir sınır ve eşik ötesi bir yerlere geçmiş olmanın, bilinemezin kapsamı içinde olduğunu ve rezonanstan ziyade dezonans'ın alanı olduğunu savunmuştum daha önceki bir makalemde (25). Bu iki pozisyona kıyasla, Ulus'un sınır ve eşik ötesi, olumsavar bir pozisyon icat etmiş olduğunu düşünüyorum. Olumsavar'dan kastım şu: o seriler, her biri bir soluk mesafesinde birbirine yakın ama aynı zamanda ayrıksı seriler olarak hep üretilmektedir ama henüz rol bitmemiştir, dahası sözcüğün kökeninde yer alan "olmak" ve "olum"luya olan referans savrulmaktadır sonsuzca. Tıpkı bir Ulus imgesinin kanaatları savurarak her zaman bize döndüğü gibi, de-zistans konusunda bize öğreteceği çok şey olduğu gibi.



NOTLAR


1) "Psychastenia" için bkz: Roger Caillois, ‘Mimicry and Legendary Psychasthenia’, The Edge of Surrealism, ed. Claudine Frank, çev. Claudine Frank ve Camille Naish, Durham ve Londra: Duke University Press, 2003, ss. 89-106.

Sürrealist zoolog Roger Caillois, Pierre Janet’den ödünç aldığı bu terimi uzamın içine kaybolma arzusu olarak tanımlar:

"Caillois burada mimesis ile diegesis arasındaki ayrımı reddeden anti-mimetik veya daha ziyade ultra-mimetik bir anlayış ileri sürer. Caillois, Darwin'in 'adaptasyon'la ilişkili olarak en güçlü olanın hayatta kalacağı postülasını tartışarak, böceklerin uzamı, çevreyi mutlak ve ultra-mimetik temsil edebilir hale gelmeleri sonucu kendi kendilerinin avcısına dönüştüklerini, mimetik adaptasyonun her zaman hayatta kalmayı sağlamadığını, bazen bunun yerine ölüm getirdiğini söyler. Callois, argümanını böcek dünyasının görünüşten çok kokuyla çalışmasına dayandırarak, taklidin en güçlünün hayatta kalmasını sağlayan bir araç değil, daha ziyade 'büyünün attractio similium'u: benzer benzeri üretir’ düşüncesinde temellenerek uzama erimenin aracı olarak çalıştığını öne sürer. Callois sempatik büyüye atıfta bulunur ve ruhu ele geçirilmiş şamanın temsil ettiği ruhu taklit etmekten çok ruhun kendisine dönüştüğünü iddia eder. Diğer bir deyişle, eğer doğa şamansa, böcekler adeta ‘büyücüyü kendi tuzağında’ yakalamak için ona geri dönerler ve böylece tam anlamıyla 'uzama asimile olarak kişisel olmaktan çıkışı’ [orijinalinde italik] gerçekleştirirler. Zaman-uzamsala dair hiçbir bir kaygının kalmadığı bu atopolojik topografide, ‘Maddeler temsil edilen mekana eleştirel yaklaşırlar çünkü canlılar, organizmalar artık koordinat sisteminin orijininde konumlanmaktan çıkmış, basitçe çok sayıdaki noktadan yalnızca biri haline gelmişlerdir. Ayrıcalıklarından mahrum kalmışlar ve kelimenin tam anlamıyla artık kendileriyle ne yapacaklarını bilemez olmuşlardır’", Zafer Aracagök, Atopolojik Sapmalar: Deleuze ve Guattari, İstanbul: Kült Neşriyat, 2015, ss. 62-63.


2) “Evrensel tarih vahşilikten insancıllığa doğru gelişmez; sadece sapandan megaton bombaya doğru ilerleyen bir tarih vardır”, Theodor Adorno, Negatif Diyalektik, çev. Şeyda Öztürk, İstanbul: Metis Yayınları, 2016, s. 290.


3) Ulus Baker,"Siyasal Alanın Oluşumu Üzerine bir Deneme", Dolaylı Eylem, İstanbul: İletişim Yayınları, 2012, ss. 13-78.


4) Leibniz'e göre evren kapısız ve penceresiz odalara benzeyen monadlardan oluşur – dikkat edin özne demiyorum – ve her monad varolan bütün diğer monadları içerdiği gibi diğerlerince içerilir. Burada ortaya çıkan temel soru, bütün monadlar birbirlerini içeriyorlarsa o zaman bir monadı diğerinden ayıran şey nedir? Leibniz, hemen şöyle der: ifade gücü! Monadların ifade gücü dünyayı algıladıkları mikro ve makro, ya da müphem ve belirgin algılama biçimleriyle belirlenir. Örneğin, bir ormanda yürürken esen rüzgar ağaç yapraklarını hışırdatmaktadır ama bu sesin bir sahilde kıyıya vuran dalgaların sesine dönüştüğünü algıladığımız öyle bir kritik an vardır ki algımız bize deniz kıyısına yaklaştığımızı söyler. Algımdan kaynaklanacak ifade etme gücüm beni bu dünyadan ayırmaz ya da hataya düşürmez, aksine, evren ile olağanüstü bir süreklilik içinde olduğumu bana ifade eder. Adem'in de zamanında buradan geçmiş olma olasılığı Leibniz için bütün diğer olası dünyalar arasından Tanrı'nın bu dünyayı seçerek varetmiş olmasının temel nedenidir. Maksimum sürekliliktir önemli olan ve diğer bütün olası dünyalar kayıp gitmiştir olasılık yelpazesinden. Deleuze'ün bu noktada Leibniz felsefesine arkadan yaklaşma biçimi şöyle olur: Tanrı'nın olası dünyalar arasında bir seçim yapmadığı, bütün olası dünyaların varoluşa açıldığı bir evren düşünebilir miyiz? Bu şu demektir: her türlü olasılığa aralarında hiçbir hiyerarşi olmaksızın ifade etme hakkı tanınsa ne olur? Bu süreklilik düşüncesinden vazgeçmek değil rizomatik bir yapı içinde her ifadenin birbirinden farklı ama birbirinden kopmadan kaotik bir yapı içinde sürekli büküldüğü bir ifadeler multiplicité'si/çoğulsallığını seçmek anlamına gelir.


5) Niccolo Machiavelli, Hükümdar, çev. Hasan Ali Yücel, İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2008.


6) Heinrich von Kleist, Michael Kohlhaas, çev. B.Uğurlar ve T.Noyan, İstanbul: Can Yayınları, 2007.


7) Georg Büchner, Bütün Oyunları , çev. Hasan Kuruyazıcı, İstanbul: Adam Yayıncılık, 1982.


8) Lenz'in psikiyatrinin alanını nasıl rahatsız eden bir durum yarattığıyla ilgi detaylı bir analiz için bkz: Zafer Aracagök, "Klinik ve Kritik Sapkınlık", Atopolojik Sapmalar: Deleuze ve Guattari, İstanbul: Kült Neşriyat, 2015, ss. 53-76.


9) "Tutarlılık düzlemi" ve "organizasyon düzlemi" üstüne ayrıntılı bir tartışma için bkz: Zafer Aracagök, "Cinsel Oluş", Atopolojik Sapmalar: Deleuze ve Guattari, İstanbul: Kült Neşriyat, 2015, ss. 11-27.


10) Georg Büchner, Bütün Oyunları, s.196.


11) Ulus Baker, "Ignoramus=Bilmiyoruz: Bilinçdışının Bir Eleştirisine Doğru", Aşındırma Denemeleri, İstanbul: Birikim Yayınları, 2000, ss. 7-88.


12) Zafer Aracagök, Kavramsız Negativite: Adorno+Hayat+Deleuze, İstanbul: Sub Press, 2017.


13) Ivan Chtcheglov, “Formulaire pour un urbanisme nouveau”, Paris: Internationale Situationniste #1, 1958.


14) Numen (Noumenon) veya Ding an sich, yani "kendinde olan şey", Kant felsefesinde fenomenin ötesindeki bilinemez ve tanımlanamaz "gerçeklik", "gerçek bilgi" demektir. Bilginin imkânı ya da imkânsızlığına yönelik düşünceler çerçevesinde, özne'nin ilişki kurduğu nesnenin görüntüsünün ardındaki gerçek özünü tanımlama çabası olan numen, somutun ifade bulduğu "fenomen"'in karşıtı olup, varoluşsal özü ifade eder. Herhangi bir varlığın algımızdan bağımsız, kendi içinde oluşur. Kant felsefesinde numen'in karşıtı fenomen'dir; çünkü fenomen algılarımızla oluşturduğumuz dünya, algılarımızla kavradığımız "gerçeklik" ve "bilgi"dir. Öz, kendinde şey ve phenomenon karşıtı olarak numendir. Asla bilinemez. Bizler sadece nesnelerin görünüşlerini bilebiliriz, kendinde ne olduklarını bilemeyiz. Kant bu konudaki düşüncelerini ve görüşlerini Saf Aklın Eleştirisi isimli eserinde belirtmiştir.


15) Friedrich Nietzsche'nin eserlerinde sıklıkla kullandığı bir terimdir. Türkçe'ye, çevirmenler tarafından genellikle kader sevgisi olarak çevrilir. Hayatın en üst düzeyde olumlanması, Nietzsche'nin deyimiyle 'evet'lenmesi anlamına gelir.


16) bkz. Ulus Baker, Kanaatlerden İmajlara: Duygular Sosyolojisine Doğru, İstanbul: BirikimYayınları, 2010.


17) Deleuze ve Guattari'nin Bin Yayla'da oluşturdukları bu kavram üstüne olan tartışmam için bkz: Zafer Aracagök "Desire Image”, Mobility and Fantasy in Visual Culture, ed. Lewis Keir Johnson, London: Routledge, 2014, ss. 102-114.


18) Theodor W. Adorno, Otoritaryan Kişilik Üstüne, çev. Doğan Şahinler, İstanbul: Say Yayınları, 2011.


19) bkz: Nicholas Abraham ve Maria Torok, The Shell and the Kernel: Renewals of Psychoanalysis, Volume 1, çev. Nicholas Rand, Chicago: The University of Chicago Press, 1994 ve The Wolfman's Magic Word: A Cryptonomy, çev. Nicholas Rand, Minneapolis: University of Minnesota Press, 1986.


20) Zafer Aracagök, “Desonance”, Resonances: Deleuze and Guattari, ed. Zafer Aracagök, Parallax, Vol 18, no.1, issue 62, London: Routledge, 2012, ss.33-46. Daha kapsamlı versiyonu için: Zafer Aracagök, Desonance: Desonating (with) Deleuze, Saarbrücken: VDM Verlag, 2009, ss. 85-135.


21) Lucretius'un Evrenin Yapısı'nda (çev. Turgut ve Tomris Uyar, İstanbul: Norgunk Yayıncılık, 2011) ve Deleuze'ün Anlamın Mantığı'ndaki (çev. Hakan Yücefer, İstanbul: Norgunk Yayıncılık, 2015) eklerden birinde sözettiği gibi, "clinamen" Atomist'lerin atomlardan yola çıkarak hareketin çizgisel olduğu iddiasına karşı geliştirilmiş bir düşünceydi. Lucretius'a göre, şeylerin düzgün, çizgisel bir hareketle ilerlerken birden yön değiştirmelerinin nedeni şeylerin içinde bulunan, ve önceden ne yapacağı bilinemez birimler, "clinamen" olmasından kaynaklanıyordu. Bu kuşkusuz, canlı cansız herşeyin içinde bir arzu-üretimi olduğunu iddia etmek anlamına geliyordu.


22) http://www.recalcitrance.com/deleuzelast.htm (TP, 438)


23) Gilles Deleuze ve Félix Guattari, Felsefe Nedir?, çev. Turhan Ilgaz, İstanbul: YKY Yayınları, 2015.


24) Gilles Deleuze, The Logic of Sense, ed. Constantin V. Boundas, çev. Mark Lester ve Charles Stivale, London: Continuum, 2003, s. 173.


25) Bkz, not 18.

Recent Posts
Archive
Search By Tags
Follow Us
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • Google+ Basic Square